Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Muhammed Rıdvan Sadıkoglu
Muhammed Rıdvan Sadıkoglu

KONFORLU CEHENNEMLER

KONFORLU CEHENNEMLER

İnsan, var­o­l­u­ş­un o sarp yok­u­ş­u­na ayak bastığı andan iti­b­a­r­en, mutlak hak­i­k­a­te ulaşana dek kendi elle­r­i­yle ördüğü milyo­nla­rca yanılgı duv­a­r­ı­na çarpma­yı fıtra­t­ı­n­ın kaç­ı­n­ı­lmaz bir gereği zanne­d­en ve düştüğü her çukuru ebedi yurdu sanarak asıl menzi­l­i­ni unutan tuhaf bir yolcu­d­ur. Dünya­n­ın o can yakıcı ve sarsı­lmaz fan­i­l­i­ğ­i­nden hab­e­rsiz bir şekilde nefes alan bu gafil idrak, her yeni günün aslında ölüme doğru atılmış sessiz bir adım oldu­ğ­u­nu anla­m­a­m­ak için bütün duy­u­l­a­r­ı­nı hak­i­k­a­t­in çağrı­s­ı­na kapatır. Gönde­r­i­lmiş olmanın, yeryü­z­ü­ne fırla­t­ı­lmış bir emanet taş­ı­y­ı­c­ı­sı olmanın, aslında o büyük ve geri dön­ü­şsüz gidişin muk­a­dde­r­at levha­s­ı­na kaz­ı­nmış ilk harf olduğu bil­i­nci­nden yoksun bir zihnin, bu hengâme­ye ahiret azığını topla­m­ak için sür­ü­ldü­ğ­ü­nü fark etmesi elbette bekle­n­e­m­ez.

Kefenin o dik­i­şsiz ve cebi olmayan beyaz kum­a­ş­ı­n­ın, ancak Allah rızası göz­e­t­i­l­e­r­ek hak, hukuk ve mutlak adalet uğruna atılan sarsı­lmaz adı­mla­r­ın bahşe­tti­ği ağır ahiret akçe­l­e­r­i­yle dol­a­b­i­l­e­c­e­ği gerçe­ğ­i­ni ıska­l­a­y­an bir feraset, ne yazık ki kendi elle­r­i­yle yonttu­ğu dünyevi putlara tap­ı­nma­ya başlar. Gelip geçici hev­e­sle­r­in, sonu mutlak bir hüsra­nla bitecek sahte mak­a­mla­r­ın ve nefsin o hiçbir zaman doymak bilme­y­en ihti­r­a­sla­r­ı­n­ın kar­a­nlı­ğ­ı­nda boğulan insan, baki olanı fani olana kurban etmenin o ağır bed­e­l­i­ni ruh­u­nda­ki huzuru kalıcı olarak kaybe­d­e­r­ek öder. Oysa sonsu­zlu­ğa duyulan o kadim açlık, sonlu olanın çöplü­ğ­ü­nde doy­u­r­u­lma­ya çal­ı­ş­ı­ldı­kça, insan her yeni gün kendi asil var­o­l­u­ş­u­ndan bir parçayı daha o dipsiz uçuruma fırla­t­ır.

İşte tam da bu tar­i­fsiz idra­ksi­zlik seb­e­b­i­yle etra­f­ı­m­ız; bir yanda bütün nefsani arzu­l­a­r­ı­nı geç­i­lmez bir zırh gibi kuşanıp dünya­n­ın tük­e­nmez nim­e­tle­r­i­ne aç kurtlar gibi saldı­r­a­nla­r­ın hoyra­tlı­ğ­ı­yla, diğer yanda ise asli insani sor­u­mlu­l­u­kla­r­ı­nı ve yeryü­z­ü­nü imar etme borcunu yağmaya vererek dünya­d­an köşe bucak kaç­a­nla­r­ın o fayda­s­ız sessi­zli­ğ­i­yle ama­nsı­zca kuş­a­t­ı­lmış dur­u­mda­d­ır. Meydanı sadece ihti­r­a­sla­r­ı­n­ın esiri olmuş tahri­pkârla­ra bırakan ve köş­e­s­i­ne çek­i­l­e­r­ek kendi steril dünya­s­ı­nda sözde bir kurtu­l­uş arayan hasta­l­ı­klı zihin, zulmün ve haksı­zlı­ğ­ın bizzat sessiz bir orta­ğ­ı­na dön­ü­ştü­ğ­ü­nü gör­e­m­e­y­e­c­ek kadar büyük bir gafle­t­in içi­nde­d­ir. Müc­a­d­e­l­e­n­in o ter ve kan kokan sarp yok­u­ş­u­na çıkmayı redde­d­en bu eyle­msi­zlik hali, köt­ü­l­ü­ğ­ün yeryü­z­ü­nde kök salma­s­ı­na kendi korka­klı­ğ­ı­yla en verimli zemini haz­ı­rlar.

Tef­e­kkü­rü ruhuna vur­u­lmuş ağır bir pranga, düş­ü­nme­yi aşı­lma­sı imkânsız bir ar sayan ve hayatı sadece ata­l­a­r­ı­ndan devra­ldı­ğı sığ ezbe­rle­rle tük­e­t­e­b­i­l­e­c­e­ğ­i­ni sanan o kolaycı kal­a­b­a­l­ı­klar, toplu­msal çök­ü­şte­ki kendi payla­r­ı­yla yüzle­şme­kten ölümüne korka­rlar. Ucuz kahra­m­a­nlık göste­r­i­l­e­r­i­n­in ve altı boş­a­ltı­lmış hamasi nut­u­kla­r­ın o uyu­ştu­r­u­cu etki­s­i­yle gal­e­y­a­na gelmek, onlara bütün sor­u­nla­rı kök­ü­nden çözmüş olma yan­ı­lgı­s­ı­nı ver­i­rken, aslında kendi çuk­u­rla­r­ı­nı biraz daha der­i­nle­şti­rdi­kle­r­i­ni asla fark ede­m­e­zler. Aynaya bakma­ktan, kendi sustu­kla­r­ı­yla, kendi ona­yla­d­ı­kla­r­ı­yla ve haksı­zlık karşı­s­ı­nda­ki o utanç verici boyun eği­şle­r­i­yle yüzle­şme­kten kaçtı­kla­rı sürece, elle­r­i­nde­ki o gör­ü­nmez kiri başka­l­a­r­ı­n­ın omu­zla­r­ı­na sürmek onların en temel savunma mek­a­n­i­zma­sı hâline gelir.

Vicdani bir muh­a­s­e­be yapacak der­i­nli­ğe, hakikat müc­a­d­e­l­e­s­i­ne göğüs gerecek bir day­a­n­ı­klı­l­ı­ğa ve bedel ödemeyi ger­e­kti­r­en o soylu çileye talip olmayan böyle bir çorak iklimde, nifak toh­u­mla­r­ı­n­ın yeş­e­rmek için yağmura dahi ihtiyaç duyma­d­ı­ğı inkâr edi­l­e­m­ez bir gerçe­ktir. O zehirli toh­u­mlar, toplu­m­un kendi elle­r­i­yle besle­d­i­ği ceh­a­l­e­tten, sevgi­s­i­zli­kten ve o hasta­l­ı­klı kibri­nden güç alarak san­i­y­e­l­er içinde devasa bir fesat ağacına dönüşür. Kökleri, aklın ve vicda­n­ın tamamen terk edi­ldi­ği o dipsiz kar­a­nlı­kla­ra inen bu ağaç, dalla­r­ı­ndan etrafa sadece kardeşi kardeşe düşman eden, merha­m­e­ti tamamen yok sayan ve nih­a­y­e­t­i­nde kendisi gibi düş­ü­nme­y­e­ni insa­nlı­ktan aforoz eden o kanlı tekfir meyve­l­e­r­i­ni döker.

O zehirli meyveyi tadan her dudak geri dön­ü­lmez bir şekilde çür­ü­rken, o kar­a­nlık gölgede ser­i­nle­d­i­ğ­i­ni sanan her zihin aslında kendi ebedi ceh­e­nne­m­i­n­in ateşini harla­m­a­ya başlar. Geriye, hak­i­k­a­t­in o asil ve vakur ağı­rlı­ğ­ı­nı taş­ı­y­a­m­a­y­ıp sırf kendi konfor alanını korumak adına dünya­s­ı­nı da ahi­r­e­t­i­ni de o dinmek bilme­y­en fesat ate­ş­i­nde yakan kal­a­b­a­l­ı­kla­r­ın o kahre­d­i­ci ve sağır edici uğu­ltu­su kalır. İnsan, üzerine düşen o ağır sor­u­mlu­l­u­ğu kuşanıp bu dehşe­tli yangına bir damla su taşıma ces­a­r­e­t­i­ni göste­rme­d­i­ği müdde­tçe, kendi sessi­zli­ğ­i­yle büy­ü­ttü­ğü bu ale­vle­r­in bir gün mutlaka kendi kap­ı­s­ı­nı çal­a­c­a­ğı gerçe­ğ­i­nden asla kaç­a­m­a­y­a­c­a­ktır.

Yeryü­z­ü­n­ün niz­a­m­ı­nı ayakta tutan o sarsı­lmaz direk, ada­l­e­t­in yalnı­zca kitap sayfa­l­a­r­ı­nda kalmış soyut bir kavram değil, doğru­d­an doğruya insanın göğüs kaf­e­s­i­ni dar­a­ltan somut ve ağır bir sor­u­mlu­l­uk olduğu gerçe­ğ­i­nde gizli­d­ir. İçi­m­i­zde­ki o en acı­m­a­s­ız ve en adil yargıç olan vicdan, nefsin bitmek bilme­y­en fani arzu­l­a­r­ı­yla zeh­i­rle­ndi­ğ­i­nde, insan başka­s­ı­n­ın ferya­d­ı­na sağ­ı­rla­şma­yı kendini koruyan bir güv­e­nlik kalkanı zanne­d­er. Sadece kendi kap­ı­s­ı­n­ın önünü temiz tutarak, kendi konfor ala­n­ı­n­ın o sahte huz­u­r­u­na sığ­ı­n­a­r­ak ve yeryü­z­ü­nde­ki köt­ü­l­ü­ğe fiilen iştirak etme­y­e­r­ek masum kal­a­c­a­ğ­ı­nı düşünen o eyle­msiz yığ­ı­nlar, köt­ü­l­ü­ğ­ün çarkla­r­ı­na en büyük ivmeyi verdi­kle­r­i­ni hiçbir zaman kendi­l­e­r­i­ne bile itiraf ede­m­e­zler. Oysa hak, güçlü­n­ün insa­f­ı­na terk edi­ldi­ğ­i­nde ve adalet mefhumu güçlüyü aklayan bir kılıfa dön­ü­ştü­ğ­ü­nde, o sessiz çoğ­u­nlu­ğ­un susku­nlu­ğu bir mas­u­m­i­y­et hali değil, doğru­d­an doğruya zulme ortak olma suçudur.

Haksı­zlık karşı­s­ı­nda yutku­n­u­l­an her kelime, makam ve mevki­l­e­r­i­ni korumak uğruna eğilen her baş ve mazlu­m­un gasp edilen hakkını sav­u­nma­ktan imtina eden her bil­i­nçli susku­nluk, toplu­msal çür­ü­m­e­n­in o kara topra­ğ­ı­na atılmış en tehli­k­e­li nifak toh­u­mla­r­ı­ndan biridir. İnsan, kendi rahatı boz­u­lma­s­ın diye başka­l­a­r­ı­n­ın ceh­e­nne­m­i­nde ısı­nma­ya razı olduğu an, fıtra­t­ı­nda­ki o ilahi mayayı kendi elle­r­i­yle çür­ü­tmüş ve yeryü­z­ü­ne halife olma vasfını mutlak bir iha­n­e­tle lek­e­l­e­m­iş olur. Hak­i­k­a­ti haykı­rma­n­ın ağır bed­e­ller ger­e­kti­rdi­ği, hakkı sav­u­n­a­n­ın yeryü­z­ü­n­ün bütün konfo­rlu ala­nla­r­ı­ndan dışla­n­ıp yalnı­zlı­ğ­ın o sarp kay­a­l­ı­kla­r­ı­na sür­ü­ldü­ğü bir çağda, dilsiz şeytan olmayı redde­d­en o soylu ve ağır çileye talip olmak, ancak ruhunu ahiret akçe­s­i­yle doy­u­rmuş gerçek ina­n­a­nla­r­ın harcı­d­ır.

Merha­m­e­t­in zay­ı­flık, acı­m­a­s­ı­zlı­ğ­ın ise bir güç göste­r­i­si olarak paz­a­rla­ndı­ğı bu kar­a­nlık zaman dil­i­m­i­nde, kendi çık­a­r­ı­ndan başka hiçbir kutsalı kalma­m­ış olanlar, dünyayı kocaman ve ruhsuz bir paz­a­rye­r­i­ne çev­i­rme­kten asla uta­nma­zlar. Bütün değ­e­rle­r­in bir fiyat eti­k­e­t­i­ne indi­rge­ndi­ği, insanın onu­r­u­n­un alınıp satılan sıradan bir meta haline geldiği bu yozla­şmış pazarda, vicda­n­ı­nı kor­u­m­a­ya çalışan her ferdin üzerine düşen o gör­ü­nmez yük her geçen gün biraz daha ağı­rla­şma­kta­d­ır. Hayatı sadece kendi etra­f­ı­nda dönen bir çembe­rden ibaret sanan ve o çembe­r­in dış­ı­nda­ki ferya­tla­ra kul­a­kla­r­ı­nı tıkayan bencil idrak, aslında kendi sonunu haz­ı­rla­y­an o büyük ve yıkıcı enkazın tem­e­lle­r­i­ni attı­ğ­ı­nı gör­e­m­e­y­e­c­ek kadar şidde­tli bir körlü­ğ­ün pençe­s­i­nde­d­ir.

İyi­l­i­ğ­in orga­n­i­ze olmuş kötülük karşı­s­ı­nda sürekli ger­i­l­e­m­e­ye mahkûm edi­ldi­ği, doğru­n­un sesinin kal­a­b­a­l­ı­kla­r­ın o şuursuz ve hamasi uğu­ltu­su içinde kasıtlı olarak boğ­u­ldu­ğu bir toplum, kendi içten çök­ü­ş­ü­nü büyük bir zafer nar­a­s­ı­yla kutla­y­an bir deliler ordu­s­u­ndan farksı­zdır. Bir insanın acısını, bir başka­s­ı­n­ın çık­a­r­ı­na basamak yapan bu acı­m­a­s­ız düzen, sadece adaleti katle­tme­kle kalmaz; aynı zamanda insanın insana duyduğu o kadim güven duygu­s­u­nu da kök­ü­nden söküp atar. Ada­l­e­t­in tartı­s­ı­nda­ki o sarsı­lmaz ölçü, menfaat rüzgârla­r­ı­yla yer değ­i­şti­rme­ye başla­d­ı­ğı andan iti­b­a­r­en, hiçbir makamın gölgesi, hiçbir serve­t­in büy­ü­klü­ğü ve hiçbir ikti­d­a­r­ın gücü o çürüyen toplumu yakla­şma­kta olan mutlak fel­a­k­e­tten kurta­r­a­m­a­y­a­c­a­ktır.

İnsan, ruhunun o tek­i­nsiz ve kuytu köş­e­l­e­r­i­nde biriken zifiri kar­a­nlı­kla yüzle­ş­e­c­ek o çetin ces­a­r­e­ti kendi­nde bul­a­m­a­d­ı­ğı her an, dış­a­r­ı­n­ın o göz alıcı ama tamamen sahte aydı­nlı­kla­r­ı­na sığ­ı­nma­yı kendisi için en güvenli liman zanne­d­er. Kendi içi­nde­ki o dipsiz uçuruma bakma­ktan ödün koptuğu için, hay­a­t­ı­nı bitmek bilme­y­en bir gür­ü­ltü­n­ün, anlamı büt­ü­n­ü­yle yit­i­r­i­lmiş şat­a­f­a­tlı kal­a­b­a­l­ı­kla­r­ın ve sadece anı kurta­rma­ya yarayan sığ meşga­l­e­l­e­r­in gölge­s­i­nde tük­e­tme­kten asla geri durmaz. Hak­i­k­a­t­in o aynası, insanın yüzüne bütün o boy­a­nmış kus­u­rla­r­ı­nı, hasır altı edilmiş korka­klı­kla­r­ı­nı ve menfaat uğruna çiğne­y­ip geçtiği ilke­l­e­r­i­ni bir bir vurdu­ğ­u­nda; insan o aynayı kırmayı, kendi yüzünü düz­e­ltme­ye her zaman daha kolay ve daha cazip bir seçenek olarak görür. Kendi inşa ettiği o derme çatma ve yal­a­nla­rla örülü dünya­s­ı­n­ın çökme­m­e­si uğruna, doğru­l­a­r­ın o sarsı­lmaz ve ağı­rba­şlı dur­u­ş­u­nu büyük bir tehlike olarak algı­l­a­y­ıp, onu sustu­rmak için her türlü ahlaki tavizi verme­kten bir an bile çek­i­nmez.

Oysa insanın kendi gerçe­ğ­i­nden kaçarak sığ­ı­ndı­ğı o sahte aydı­nlı­klar, kar­a­nlık geceyi bitiren bir şafağın müjde­c­i­si değil, bizzat onu körle­şti­rmek için yak­ı­lmış ve ruhunu yavaş yavaş küle çeviren bir ceh­e­nnem ate­ş­i­n­in ilk kıv­ı­lcı­mla­r­ı­ndan başka bir şey değ­i­ldir. Vicda­n­ı­n­ın o kes­i­nti­s­iz sız­ı­s­ı­nı sustu­rmak için kendine her gün yeni putlar yontan, varoluş gay­e­s­i­ni sadece nic­e­l­i­kte arayan ve insanı ruhsuz bir eşyayla bir tutan bu hasta­l­ı­klı yan­ı­lsa­ma, içteki kar­a­nlı­ğı daha da büy­ü­t­ü­rken dış­a­r­ı­d­a­ki maskeyi her def­a­s­ı­nda daha da kal­ı­nla­ştı­rmak zor­u­nda­d­ır. Bu iki yüzlü yaşam pratiği, insanın önce kendine, sonra da çevre­s­i­nde­ki bütün varlı­kla­ra karşı işle­d­i­ği en orga­n­i­ze, en sinsi ve en yıkıcı iha­n­e­tle­rden biri olarak hayat sahne­s­i­ne onulmaz harfle­rle kazınır.

Sahici bir kederi, sahte ve içi boş­a­ltı­lmış bir neşeye tercih edecek o asil omu­rga­d­an yoksun bır­a­k­ı­lmış zih­i­nler; mutlak gerçe­ğ­in o dondu­r­u­cu soğ­u­ğ­u­nda titre­m­ek yerine, koca bir yalanın o uyu­ştu­r­u­cu ve zehirli sıc­a­klı­ğ­ı­nda uyumayı büyük bir kazanç olarak kutla­m­a­ya devam ederler. Kendi zaa­fla­r­ı­yla yüzle­şme ces­a­r­e­t­i­ni göste­r­e­m­e­y­en, bedel öde­m­e­kten ve hakikat uğruna açıkta kalma­ktan ölümüne korkan bu kal­a­b­a­l­ı­klar, birbi­rle­r­i­n­in yal­a­nla­r­ı­nı tasdik ederek kurdu­kla­rı bu suç orta­klı­ğ­ı­nı sarsı­lmaz bir doğru olarak kabul etmeye son derece meyya­ldir. Kendi içle­r­i­nde­ki boşluğu dış dünya­n­ın alkı­şla­r­ı­yla doldu­rma­ya çalışan bu ruhlar, aslında günden güne daha da eksi­ldi­kle­r­i­ni ve insan olma haysi­y­e­t­i­ni yavaş yavaş kaybe­tti­kle­r­i­ni idrak ede­m­e­y­e­c­ek kadar derin bir ane­ste­zi altı­nda­d­ır.

Fakat hesap gününün o şaşmaz div­a­n­ı­na yakla­ş­ı­ldı­ğ­ı­nda ve bütün maske­l­e­r­in yüzlere yap­ı­ş­a­r­ak eriyip düştüğü o mutlak yüzle­şme anı gelip çattı­ğ­ı­nda, yeryü­z­ü­nde kaçarak kurulan bütün o sahte cenne­tle­r­in, aslında insanın kendi elle­r­i­yle harla­d­ı­ğı ve içine kendi aya­kla­r­ı­yla yür­ü­d­ü­ğü birer azap çuk­u­r­u­ndan ibaret olduğu bütün dehşe­t­i­yle ortaya çık­a­c­a­ktır. Yalanın üzerine inşa edilmiş hiçbir tahtın, haksı­zlı­kla bir­i­kti­r­i­lmiş hiçbir serve­t­in ve başka­l­a­r­ı­n­ın hakkı gasp edi­l­e­r­ek elde edilmiş hiçbir makamın, hak­i­k­a­t­in o sessiz ama yok edici ağı­rlı­ğı karşı­s­ı­nda ayakta kal­a­m­a­y­a­c­a­ğı inkar edi­l­e­m­ez ve kaç­ı­n­ı­l­a­m­az bir gerçe­ktir.

Köt­ü­l­ü­ğ­ün orga­n­i­ze bir şekilde yeryü­z­ü­nü istila ettiği ve ahlaki çöküşün sıradan bir yaşam biçimi olarak day­a­t­ı­ldı­ğı o kar­a­nlık demle­rde, haksı­zlık karşı­s­ı­nda tercih edilen sessi­zlik asla bir tar­a­fsı­zlık hali değil, doğru­d­an doğruya zalimin kıl­ı­c­ı­nı bil­e­yle­y­en pasif ve korka­kça bir suç orta­klı­ğ­ı­d­ır. İnsan, kendi konfor ala­n­ı­n­ın o zehirli sın­ı­rla­rı içinde kalıp fırtı­n­a­n­ın sadece başka­l­a­r­ı­n­ın evini yıkma­s­ı­nı izle­d­i­ğ­i­nde, aslında kendi onu­r­u­n­un ve insan olma haysi­y­e­t­i­n­in de o enkazın altında par­a­mpa­rça oldu­ğ­u­nu gör­e­m­e­y­e­c­ek kadar derin bir körlüğe göm­ü­lmü­ştür. Hak­i­k­a­t­in o ağır, o tav­i­zsiz ve bedel ödeten yükünü omu­zla­m­ak; yeryü­z­ü­nde sür­ü­lme­yi, dışla­nma­yı ve yalnı­zlı­ğ­ın o sarp kay­a­l­ı­kla­r­ı­na çarpı­lma­yı göze almayı ger­e­kti­r­en, ancak ruhunu ahiret akçe­s­i­yle doy­u­rmuş o vakur şahsi­y­e­tle­r­in talip ola­b­i­l­e­c­e­ği asil bir çiledir. İra­d­e­s­i­ni bir başka­s­ı­n­ın cebine koyan, aklını kal­a­b­a­l­ı­kla­r­ın o şuursuz uğu­ltu­s­u­na teslim eden ve kendi vicda­n­ı­n­ın sesini menfaat uğruna boğan yığ­ı­nlar, zulmün çarkla­r­ı­nı kendi elle­r­i­yle döndü­rdü­kle­r­i­ni hiçbir zaman itiraf ede­m­e­zler. Oysa fıtra­t­ın o boz­u­lma­m­ış mayası, insanın düştüğü yerden kendi ira­d­e­s­i­ni kuş­a­n­a­r­ak, bedeli ne olursa olsun ayağa kalkma­s­ı­nı ve o sarsı­lmaz ada­l­e­t­in safında tek başına da kalsa dimdik durma­s­ı­nı emreden mutlak bir ilahi fermanı göğüs kaf­e­s­i­ne sil­i­nmez bir biçimde müh­ü­rle­m­i­ştir.

Toplu­msal histe­r­i­n­in ve vicdani felcin bütün sinir uçla­r­ı­nı ele geç­i­rdi­ği böyle bir çorak iklimde, düş­ü­nme­yi ar sayan ve hayatı sadece ezbe­rle­nmiş hamasi nut­u­kla­rla yaşayan o kolaycı kal­a­b­a­l­ı­kla­r­ın orta­s­ı­nda atılan nifak toh­u­mla­rı, yeş­e­rmek için bir damla yağmura dahi ihtiyaç duyma­d­an san­i­y­e­l­er içinde devasa bir fesat ağacına dönüşür. Kökleri ceh­a­l­e­t­in ve kibrin o dipsiz kar­a­nlı­kla­r­ı­na inen bu hasta­l­ı­klı ağaç, dalla­r­ı­ndan etrafa sadece kardeşi kardeşe düşman eden, merha­m­e­ti yerle yeksan kılan ve nih­a­y­e­t­i­nde kendisi gibi düş­ü­nme­y­e­ni insa­nlı­ktan aforoz eden o kanlı tekfir meyve­l­e­r­i­ni acı­m­a­s­ı­zca döker. O zehirli meyveyi tadan her dudak geri dön­ü­lmez bir şekilde çür­ü­rken, hak­i­k­a­t­in o asil ve vakur ağı­rlı­ğ­ı­nı taş­ı­y­a­m­a­y­ıp sırf kendi menfaa­t­i­ni korumak adına dünya­s­ı­nı da ahi­r­e­t­i­ni de o dinmek bilme­y­en fesat ate­ş­i­nde yakan kal­a­b­a­l­ı­kla­r­ın o kahre­d­i­ci uğu­ltu­su yeryü­z­ü­nü esir alır. Bütün bu yıkımın orta­s­ı­nda insan, gönde­r­i­lmiş olmanın aslında o mutlak ve geri dön­ü­l­e­m­ez gidişin muk­a­dde­r­at levha­s­ı­na kaz­ı­nmış ilk adımı olduğu gerçe­ğ­i­yle yüzle­ş­ip, kefenin cebini o ağır ahiret akçe­l­e­r­i­yle doldu­r­a­c­ak o ilk ve en zorlu adımı atma­d­ı­ğı müdde­tçe, kendi sessi­zli­ğ­i­yle büy­ü­ttü­ğü bu ceh­e­nne­m­in ate­ş­i­nden asla kurtu­l­a­m­a­y­a­c­a­ktır. Varlı­ğ­ı­nı ebe­d­i­y­e­te düğ­ü­mle­m­ek isteyen her kalp, fani dünya­n­ın bu alda­t­ı­cı ve çürük tezga­h­ı­nı elinin tersi­yle itip, adalet ve hak uğruna yalnız kalmayı o büyük kurtu­l­u­ş­un yegâne bedeli olarak ödemek mecbu­r­i­y­e­t­i­nde­d­ir.

Hak­i­k­a­t­in bu ağır fat­u­r­a­s­ı­nı ödemeyi göze alanlar, sadece zal­i­mle­r­in öfke­s­i­yle değil, aynı zamanda en yak­ı­nla­r­ı­n­ın, yola birli­kte çıktı­kla­r­ı­nı sandı­kla­rı kal­a­b­a­l­ı­kla­r­ın o sağır edici terk edi­ş­i­yle de sın­a­n­a­c­a­kla­r­ı­nı peşinen kabul etmiş ola­nla­rdır. Hakkın ölçüsü menfaa­tle şaştı­ğ­ı­nda, en güv­e­ndi­kle­ri ellerin bile nasıl hızla geri çek­i­ldi­ğ­i­ni, o tecrit halinin soğ­u­klu­ğ­u­nu ve yalnı­zlı­ğ­ın dört duvar arasına sık­ı­ştı­r­ı­lmış sız­ı­s­ı­nı görmek, bu soylu çilenin en can yakıcı dur­a­ğ­ı­d­ır. Fakat yargı­l­a­ndı­ğı mahke­m­e­l­e­rden kardeş bildi­kle­r­i­n­in inka­r­ı­na kadar uzanan bu kuş­a­t­ı­lmı­şlık hali; o asil yolcuyu yol­u­ndan alı­k­o­ymak şöyle dursun, adı­mla­r­ı­nda­ki o tav­i­zsiz kar­a­rlı­l­ı­ğı daha da perçi­nle­y­en ilahi bir bil­e­yta­ş­ı­na dönüşür.

Zamanın o acı­m­a­s­ız ve sessiz değ­i­rme­ni, insanın uğruna onurunu feda ettiği bütün o fani mak­a­mla­rı, başka­s­ı­n­ın hakkını gasp ederek bir­i­kti­rdi­ği o sahte serve­tle­ri ve etra­f­ı­na ördüğü o kib­i­rden duv­a­rla­rı öğütüp un ufak etti­ğ­i­nde; geriye yalnı­zca mutlak hak­i­k­a­t­in o tav­i­zsiz ve dondu­r­u­cu soğuğu kal­a­c­a­ktır. Dünya perdesi ağır ağır kapanıp, alkı­şla­r­ın ve sahte kahra­m­a­nlık nar­a­l­a­r­ı­n­ın o sağır edici gür­ü­ltü­sü yerini o büyük ve sarsı­lmaz sessi­zli­ğe bır­a­ktı­ğ­ı­nda; kal­a­b­a­l­ı­kla­r­ın gölge­s­i­ne sakla­n­a­r­ak kurtu­l­a­c­a­ğ­ı­nı sanan o zayıf idrak, kendi eyle­msi­zli­ğ­i­yle inşa ettiği o kaç­ı­n­ı­lmaz yıkımla yap­a­y­a­lnız yüzle­şmek zor­u­nda­d­ır. O gün, yeryü­z­ü­nde kop­a­r­ı­l­an hiçbir yaygara, bir mazlu­m­un hakkı çiğne­n­i­rken yutku­n­u­l­an o korka­kça sessi­zli­ği ve vicda­n­ın üzerine çekilen o kalın gaflet örtü­s­ü­nü akla­m­a­ya asla yetme­y­e­c­e­ktir. Nifak toh­u­mla­r­ı­nı ekenler kadar, o fesat ağa­c­ı­n­ın kar­a­nlık gölge­s­i­nde kendi konfo­r­u­nu korumak uğruna dilsiz şeytan olmayı seç­e­nler de, nih­a­y­e­t­i­nde dünya­d­a­yken burun kıv­ı­rdı­kla­rı o ağır ahiret akçe­l­e­r­i­n­in yoksu­nlu­ğ­u­yla o şaşmaz divanda sın­a­n­a­c­a­ktır.

Öyleyse insan, henüz dam­a­rla­r­ı­nda kan akı­y­o­rken ve aya­kla­rı hâlâ bu emanet toprağa bas­ı­y­o­rken; kendi kıy­a­m­e­ti kopma­d­an evvel bu derin uykudan uya­nma­lı, yığ­ı­nla­r­ın o şuursuz ve yıkıcı akı­ntı­s­ı­na kap­ı­lma­yı kesin bir dille redde­tme­li ve bedeli mutlak bir yalnı­zlık dahi olsa hak­i­k­a­t­in o asil safında ter­e­ddü­tsüz yerini alma­l­ı­d­ır. Çünkü yeryü­z­ü­ne gönde­r­i­lmiş olmanın ve o ağır insan olma haysi­y­e­t­i­ni taş­ı­m­a­n­ın yegâne gayesi; köt­ü­l­ü­ğ­ün o sır­a­d­a­nla­şmış ve meşru­l­a­şmış çarkı­nda uysal bir dişli olmak değil, bütün bir dünyayı karşı­s­ı­na alma pah­a­s­ı­na o ilahi ada­l­e­t­in sarsı­lmaz nöb­e­t­i­ni son nef­e­s­i­ne kadar tut­a­b­i­lme­ktir.

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız