KONFORLU CEHENNEMLER

KONFORLU CEHENNEMLER İnsan, var­o­l­u­ş­un o sarp yok­u­ş­u­na ayak bastığı andan iti­b­a­r­en, mutlak hak­i­k­a­te ulaşana dek kendi elle­r­i­yle ördüğü milyo­nla­rca yanılgı duv­a­r­ı­na çarpma­yı fıtra­t­ı­n­ın kaç­ı­n­ı­lmaz bir gereği zanne­d­en ve düştüğü her çukuru ebedi yurdu sanarak asıl menzi­l­i­ni unutan tuhaf bir yolcu­d­ur. Dünya­n­ın o can yakıcı ve sarsı­lmaz fan­i­l­i­ğ­i­nden hab­e­rsiz bir şekilde nefes alan bu gafil idrak, her […]

Yazar Sadıkoğlu'nun “Ücretsiz Kitap Seti” Kampanyası

KONFORLU CEHENNEMLER

İnsan, var­o­l­u­ş­un o sarp yok­u­ş­u­na ayak bastığı andan iti­b­a­r­en, mutlak hak­i­k­a­te ulaşana dek kendi elle­r­i­yle ördüğü milyo­nla­rca yanılgı duv­a­r­ı­na çarpma­yı fıtra­t­ı­n­ın kaç­ı­n­ı­lmaz bir gereği zanne­d­en ve düştüğü her çukuru ebedi yurdu sanarak asıl menzi­l­i­ni unutan tuhaf bir yolcu­d­ur. Dünya­n­ın o can yakıcı ve sarsı­lmaz fan­i­l­i­ğ­i­nden hab­e­rsiz bir şekilde nefes alan bu gafil idrak, her yeni günün aslında ölüme doğru atılmış sessiz bir adım oldu­ğ­u­nu anla­m­a­m­ak için bütün duy­u­l­a­r­ı­nı hak­i­k­a­t­in çağrı­s­ı­na kapatır. Gönde­r­i­lmiş olmanın, yeryü­z­ü­ne fırla­t­ı­lmış bir emanet taş­ı­y­ı­c­ı­sı olmanın, aslında o büyük ve geri dön­ü­şsüz gidişin muk­a­dde­r­at levha­s­ı­na kaz­ı­nmış ilk harf olduğu bil­i­nci­nden yoksun bir zihnin, bu hengâme­ye ahiret azığını topla­m­ak için sür­ü­ldü­ğ­ü­nü fark etmesi elbette bekle­n­e­m­ez.

Kefenin o dik­i­şsiz ve cebi olmayan beyaz kum­a­ş­ı­n­ın, ancak Allah rızası göz­e­t­i­l­e­r­ek hak, hukuk ve mutlak adalet uğruna atılan sarsı­lmaz adı­mla­r­ın bahşe­tti­ği ağır ahiret akçe­l­e­r­i­yle dol­a­b­i­l­e­c­e­ği gerçe­ğ­i­ni ıska­l­a­y­an bir feraset, ne yazık ki kendi elle­r­i­yle yonttu­ğu dünyevi putlara tap­ı­nma­ya başlar. Gelip geçici hev­e­sle­r­in, sonu mutlak bir hüsra­nla bitecek sahte mak­a­mla­r­ın ve nefsin o hiçbir zaman doymak bilme­y­en ihti­r­a­sla­r­ı­n­ın kar­a­nlı­ğ­ı­nda boğulan insan, baki olanı fani olana kurban etmenin o ağır bed­e­l­i­ni ruh­u­nda­ki huzuru kalıcı olarak kaybe­d­e­r­ek öder. Oysa sonsu­zlu­ğa duyulan o kadim açlık, sonlu olanın çöplü­ğ­ü­nde doy­u­r­u­lma­ya çal­ı­ş­ı­ldı­kça, insan her yeni gün kendi asil var­o­l­u­ş­u­ndan bir parçayı daha o dipsiz uçuruma fırla­t­ır.

İşte tam da bu tar­i­fsiz idra­ksi­zlik seb­e­b­i­yle etra­f­ı­m­ız; bir yanda bütün nefsani arzu­l­a­r­ı­nı geç­i­lmez bir zırh gibi kuşanıp dünya­n­ın tük­e­nmez nim­e­tle­r­i­ne aç kurtlar gibi saldı­r­a­nla­r­ın hoyra­tlı­ğ­ı­yla, diğer yanda ise asli insani sor­u­mlu­l­u­kla­r­ı­nı ve yeryü­z­ü­nü imar etme borcunu yağmaya vererek dünya­d­an köşe bucak kaç­a­nla­r­ın o fayda­s­ız sessi­zli­ğ­i­yle ama­nsı­zca kuş­a­t­ı­lmış dur­u­mda­d­ır. Meydanı sadece ihti­r­a­sla­r­ı­n­ın esiri olmuş tahri­pkârla­ra bırakan ve köş­e­s­i­ne çek­i­l­e­r­ek kendi steril dünya­s­ı­nda sözde bir kurtu­l­uş arayan hasta­l­ı­klı zihin, zulmün ve haksı­zlı­ğ­ın bizzat sessiz bir orta­ğ­ı­na dön­ü­ştü­ğ­ü­nü gör­e­m­e­y­e­c­ek kadar büyük bir gafle­t­in içi­nde­d­ir. Müc­a­d­e­l­e­n­in o ter ve kan kokan sarp yok­u­ş­u­na çıkmayı redde­d­en bu eyle­msi­zlik hali, köt­ü­l­ü­ğ­ün yeryü­z­ü­nde kök salma­s­ı­na kendi korka­klı­ğ­ı­yla en verimli zemini haz­ı­rlar.

Tef­e­kkü­rü ruhuna vur­u­lmuş ağır bir pranga, düş­ü­nme­yi aşı­lma­sı imkânsız bir ar sayan ve hayatı sadece ata­l­a­r­ı­ndan devra­ldı­ğı sığ ezbe­rle­rle tük­e­t­e­b­i­l­e­c­e­ğ­i­ni sanan o kolaycı kal­a­b­a­l­ı­klar, toplu­msal çök­ü­şte­ki kendi payla­r­ı­yla yüzle­şme­kten ölümüne korka­rlar. Ucuz kahra­m­a­nlık göste­r­i­l­e­r­i­n­in ve altı boş­a­ltı­lmış hamasi nut­u­kla­r­ın o uyu­ştu­r­u­cu etki­s­i­yle gal­e­y­a­na gelmek, onlara bütün sor­u­nla­rı kök­ü­nden çözmüş olma yan­ı­lgı­s­ı­nı ver­i­rken, aslında kendi çuk­u­rla­r­ı­nı biraz daha der­i­nle­şti­rdi­kle­r­i­ni asla fark ede­m­e­zler. Aynaya bakma­ktan, kendi sustu­kla­r­ı­yla, kendi ona­yla­d­ı­kla­r­ı­yla ve haksı­zlık karşı­s­ı­nda­ki o utanç verici boyun eği­şle­r­i­yle yüzle­şme­kten kaçtı­kla­rı sürece, elle­r­i­nde­ki o gör­ü­nmez kiri başka­l­a­r­ı­n­ın omu­zla­r­ı­na sürmek onların en temel savunma mek­a­n­i­zma­sı hâline gelir.

Vicdani bir muh­a­s­e­be yapacak der­i­nli­ğe, hakikat müc­a­d­e­l­e­s­i­ne göğüs gerecek bir day­a­n­ı­klı­l­ı­ğa ve bedel ödemeyi ger­e­kti­r­en o soylu çileye talip olmayan böyle bir çorak iklimde, nifak toh­u­mla­r­ı­n­ın yeş­e­rmek için yağmura dahi ihtiyaç duyma­d­ı­ğı inkâr edi­l­e­m­ez bir gerçe­ktir. O zehirli toh­u­mlar, toplu­m­un kendi elle­r­i­yle besle­d­i­ği ceh­a­l­e­tten, sevgi­s­i­zli­kten ve o hasta­l­ı­klı kibri­nden güç alarak san­i­y­e­l­er içinde devasa bir fesat ağacına dönüşür. Kökleri, aklın ve vicda­n­ın tamamen terk edi­ldi­ği o dipsiz kar­a­nlı­kla­ra inen bu ağaç, dalla­r­ı­ndan etrafa sadece kardeşi kardeşe düşman eden, merha­m­e­ti tamamen yok sayan ve nih­a­y­e­t­i­nde kendisi gibi düş­ü­nme­y­e­ni insa­nlı­ktan aforoz eden o kanlı tekfir meyve­l­e­r­i­ni döker.

O zehirli meyveyi tadan her dudak geri dön­ü­lmez bir şekilde çür­ü­rken, o kar­a­nlık gölgede ser­i­nle­d­i­ğ­i­ni sanan her zihin aslında kendi ebedi ceh­e­nne­m­i­n­in ateşini harla­m­a­ya başlar. Geriye, hak­i­k­a­t­in o asil ve vakur ağı­rlı­ğ­ı­nı taş­ı­y­a­m­a­y­ıp sırf kendi konfor alanını korumak adına dünya­s­ı­nı da ahi­r­e­t­i­ni de o dinmek bilme­y­en fesat ate­ş­i­nde yakan kal­a­b­a­l­ı­kla­r­ın o kahre­d­i­ci ve sağır edici uğu­ltu­su kalır. İnsan, üzerine düşen o ağır sor­u­mlu­l­u­ğu kuşanıp bu dehşe­tli yangına bir damla su taşıma ces­a­r­e­t­i­ni göste­rme­d­i­ği müdde­tçe, kendi sessi­zli­ğ­i­yle büy­ü­ttü­ğü bu ale­vle­r­in bir gün mutlaka kendi kap­ı­s­ı­nı çal­a­c­a­ğı gerçe­ğ­i­nden asla kaç­a­m­a­y­a­c­a­ktır.

Yeryü­z­ü­n­ün niz­a­m­ı­nı ayakta tutan o sarsı­lmaz direk, ada­l­e­t­in yalnı­zca kitap sayfa­l­a­r­ı­nda kalmış soyut bir kavram değil, doğru­d­an doğruya insanın göğüs kaf­e­s­i­ni dar­a­ltan somut ve ağır bir sor­u­mlu­l­uk olduğu gerçe­ğ­i­nde gizli­d­ir. İçi­m­i­zde­ki o en acı­m­a­s­ız ve en adil yargıç olan vicdan, nefsin bitmek bilme­y­en fani arzu­l­a­r­ı­yla zeh­i­rle­ndi­ğ­i­nde, insan başka­s­ı­n­ın ferya­d­ı­na sağ­ı­rla­şma­yı kendini koruyan bir güv­e­nlik kalkanı zanne­d­er. Sadece kendi kap­ı­s­ı­n­ın önünü temiz tutarak, kendi konfor ala­n­ı­n­ın o sahte huz­u­r­u­na sığ­ı­n­a­r­ak ve yeryü­z­ü­nde­ki köt­ü­l­ü­ğe fiilen iştirak etme­y­e­r­ek masum kal­a­c­a­ğ­ı­nı düşünen o eyle­msiz yığ­ı­nlar, köt­ü­l­ü­ğ­ün çarkla­r­ı­na en büyük ivmeyi verdi­kle­r­i­ni hiçbir zaman kendi­l­e­r­i­ne bile itiraf ede­m­e­zler. Oysa hak, güçlü­n­ün insa­f­ı­na terk edi­ldi­ğ­i­nde ve adalet mefhumu güçlüyü aklayan bir kılıfa dön­ü­ştü­ğ­ü­nde, o sessiz çoğ­u­nlu­ğ­un susku­nlu­ğu bir mas­u­m­i­y­et hali değil, doğru­d­an doğruya zulme ortak olma suçudur.

Haksı­zlık karşı­s­ı­nda yutku­n­u­l­an her kelime, makam ve mevki­l­e­r­i­ni korumak uğruna eğilen her baş ve mazlu­m­un gasp edilen hakkını sav­u­nma­ktan imtina eden her bil­i­nçli susku­nluk, toplu­msal çür­ü­m­e­n­in o kara topra­ğ­ı­na atılmış en tehli­k­e­li nifak toh­u­mla­r­ı­ndan biridir. İnsan, kendi rahatı boz­u­lma­s­ın diye başka­l­a­r­ı­n­ın ceh­e­nne­m­i­nde ısı­nma­ya razı olduğu an, fıtra­t­ı­nda­ki o ilahi mayayı kendi elle­r­i­yle çür­ü­tmüş ve yeryü­z­ü­ne halife olma vasfını mutlak bir iha­n­e­tle lek­e­l­e­m­iş olur. Hak­i­k­a­ti haykı­rma­n­ın ağır bed­e­ller ger­e­kti­rdi­ği, hakkı sav­u­n­a­n­ın yeryü­z­ü­n­ün bütün konfo­rlu ala­nla­r­ı­ndan dışla­n­ıp yalnı­zlı­ğ­ın o sarp kay­a­l­ı­kla­r­ı­na sür­ü­ldü­ğü bir çağda, dilsiz şeytan olmayı redde­d­en o soylu ve ağır çileye talip olmak, ancak ruhunu ahiret akçe­s­i­yle doy­u­rmuş gerçek ina­n­a­nla­r­ın harcı­d­ır.

Merha­m­e­t­in zay­ı­flık, acı­m­a­s­ı­zlı­ğ­ın ise bir güç göste­r­i­si olarak paz­a­rla­ndı­ğı bu kar­a­nlık zaman dil­i­m­i­nde, kendi çık­a­r­ı­ndan başka hiçbir kutsalı kalma­m­ış olanlar, dünyayı kocaman ve ruhsuz bir paz­a­rye­r­i­ne çev­i­rme­kten asla uta­nma­zlar. Bütün değ­e­rle­r­in bir fiyat eti­k­e­t­i­ne indi­rge­ndi­ği, insanın onu­r­u­n­un alınıp satılan sıradan bir meta haline geldiği bu yozla­şmış pazarda, vicda­n­ı­nı kor­u­m­a­ya çalışan her ferdin üzerine düşen o gör­ü­nmez yük her geçen gün biraz daha ağı­rla­şma­kta­d­ır. Hayatı sadece kendi etra­f­ı­nda dönen bir çembe­rden ibaret sanan ve o çembe­r­in dış­ı­nda­ki ferya­tla­ra kul­a­kla­r­ı­nı tıkayan bencil idrak, aslında kendi sonunu haz­ı­rla­y­an o büyük ve yıkıcı enkazın tem­e­lle­r­i­ni attı­ğ­ı­nı gör­e­m­e­y­e­c­ek kadar şidde­tli bir körlü­ğ­ün pençe­s­i­nde­d­ir.

İyi­l­i­ğ­in orga­n­i­ze olmuş kötülük karşı­s­ı­nda sürekli ger­i­l­e­m­e­ye mahkûm edi­ldi­ği, doğru­n­un sesinin kal­a­b­a­l­ı­kla­r­ın o şuursuz ve hamasi uğu­ltu­su içinde kasıtlı olarak boğ­u­ldu­ğu bir toplum, kendi içten çök­ü­ş­ü­nü büyük bir zafer nar­a­s­ı­yla kutla­y­an bir deliler ordu­s­u­ndan farksı­zdır. Bir insanın acısını, bir başka­s­ı­n­ın çık­a­r­ı­na basamak yapan bu acı­m­a­s­ız düzen, sadece adaleti katle­tme­kle kalmaz; aynı zamanda insanın insana duyduğu o kadim güven duygu­s­u­nu da kök­ü­nden söküp atar. Ada­l­e­t­in tartı­s­ı­nda­ki o sarsı­lmaz ölçü, menfaat rüzgârla­r­ı­yla yer değ­i­şti­rme­ye başla­d­ı­ğı andan iti­b­a­r­en, hiçbir makamın gölgesi, hiçbir serve­t­in büy­ü­klü­ğü ve hiçbir ikti­d­a­r­ın gücü o çürüyen toplumu yakla­şma­kta olan mutlak fel­a­k­e­tten kurta­r­a­m­a­y­a­c­a­ktır.

İnsan, ruhunun o tek­i­nsiz ve kuytu köş­e­l­e­r­i­nde biriken zifiri kar­a­nlı­kla yüzle­ş­e­c­ek o çetin ces­a­r­e­ti kendi­nde bul­a­m­a­d­ı­ğı her an, dış­a­r­ı­n­ın o göz alıcı ama tamamen sahte aydı­nlı­kla­r­ı­na sığ­ı­nma­yı kendisi için en güvenli liman zanne­d­er. Kendi içi­nde­ki o dipsiz uçuruma bakma­ktan ödün koptuğu için, hay­a­t­ı­nı bitmek bilme­y­en bir gür­ü­ltü­n­ün, anlamı büt­ü­n­ü­yle yit­i­r­i­lmiş şat­a­f­a­tlı kal­a­b­a­l­ı­kla­r­ın ve sadece anı kurta­rma­ya yarayan sığ meşga­l­e­l­e­r­in gölge­s­i­nde tük­e­tme­kten asla geri durmaz. Hak­i­k­a­t­in o aynası, insanın yüzüne bütün o boy­a­nmış kus­u­rla­r­ı­nı, hasır altı edilmiş korka­klı­kla­r­ı­nı ve menfaat uğruna çiğne­y­ip geçtiği ilke­l­e­r­i­ni bir bir vurdu­ğ­u­nda; insan o aynayı kırmayı, kendi yüzünü düz­e­ltme­ye her zaman daha kolay ve daha cazip bir seçenek olarak görür. Kendi inşa ettiği o derme çatma ve yal­a­nla­rla örülü dünya­s­ı­n­ın çökme­m­e­si uğruna, doğru­l­a­r­ın o sarsı­lmaz ve ağı­rba­şlı dur­u­ş­u­nu büyük bir tehlike olarak algı­l­a­y­ıp, onu sustu­rmak için her türlü ahlaki tavizi verme­kten bir an bile çek­i­nmez.

Oysa insanın kendi gerçe­ğ­i­nden kaçarak sığ­ı­ndı­ğı o sahte aydı­nlı­klar, kar­a­nlık geceyi bitiren bir şafağın müjde­c­i­si değil, bizzat onu körle­şti­rmek için yak­ı­lmış ve ruhunu yavaş yavaş küle çeviren bir ceh­e­nnem ate­ş­i­n­in ilk kıv­ı­lcı­mla­r­ı­ndan başka bir şey değ­i­ldir. Vicda­n­ı­n­ın o kes­i­nti­s­iz sız­ı­s­ı­nı sustu­rmak için kendine her gün yeni putlar yontan, varoluş gay­e­s­i­ni sadece nic­e­l­i­kte arayan ve insanı ruhsuz bir eşyayla bir tutan bu hasta­l­ı­klı yan­ı­lsa­ma, içteki kar­a­nlı­ğı daha da büy­ü­t­ü­rken dış­a­r­ı­d­a­ki maskeyi her def­a­s­ı­nda daha da kal­ı­nla­ştı­rmak zor­u­nda­d­ır. Bu iki yüzlü yaşam pratiği, insanın önce kendine, sonra da çevre­s­i­nde­ki bütün varlı­kla­ra karşı işle­d­i­ği en orga­n­i­ze, en sinsi ve en yıkıcı iha­n­e­tle­rden biri olarak hayat sahne­s­i­ne onulmaz harfle­rle kazınır.

Sahici bir kederi, sahte ve içi boş­a­ltı­lmış bir neşeye tercih edecek o asil omu­rga­d­an yoksun bır­a­k­ı­lmış zih­i­nler; mutlak gerçe­ğ­in o dondu­r­u­cu soğ­u­ğ­u­nda titre­m­ek yerine, koca bir yalanın o uyu­ştu­r­u­cu ve zehirli sıc­a­klı­ğ­ı­nda uyumayı büyük bir kazanç olarak kutla­m­a­ya devam ederler. Kendi zaa­fla­r­ı­yla yüzle­şme ces­a­r­e­t­i­ni göste­r­e­m­e­y­en, bedel öde­m­e­kten ve hakikat uğruna açıkta kalma­ktan ölümüne korkan bu kal­a­b­a­l­ı­klar, birbi­rle­r­i­n­in yal­a­nla­r­ı­nı tasdik ederek kurdu­kla­rı bu suç orta­klı­ğ­ı­nı sarsı­lmaz bir doğru olarak kabul etmeye son derece meyya­ldir. Kendi içle­r­i­nde­ki boşluğu dış dünya­n­ın alkı­şla­r­ı­yla doldu­rma­ya çalışan bu ruhlar, aslında günden güne daha da eksi­ldi­kle­r­i­ni ve insan olma haysi­y­e­t­i­ni yavaş yavaş kaybe­tti­kle­r­i­ni idrak ede­m­e­y­e­c­ek kadar derin bir ane­ste­zi altı­nda­d­ır.

Fakat hesap gününün o şaşmaz div­a­n­ı­na yakla­ş­ı­ldı­ğ­ı­nda ve bütün maske­l­e­r­in yüzlere yap­ı­ş­a­r­ak eriyip düştüğü o mutlak yüzle­şme anı gelip çattı­ğ­ı­nda, yeryü­z­ü­nde kaçarak kurulan bütün o sahte cenne­tle­r­in, aslında insanın kendi elle­r­i­yle harla­d­ı­ğı ve içine kendi aya­kla­r­ı­yla yür­ü­d­ü­ğü birer azap çuk­u­r­u­ndan ibaret olduğu bütün dehşe­t­i­yle ortaya çık­a­c­a­ktır. Yalanın üzerine inşa edilmiş hiçbir tahtın, haksı­zlı­kla bir­i­kti­r­i­lmiş hiçbir serve­t­in ve başka­l­a­r­ı­n­ın hakkı gasp edi­l­e­r­ek elde edilmiş hiçbir makamın, hak­i­k­a­t­in o sessiz ama yok edici ağı­rlı­ğı karşı­s­ı­nda ayakta kal­a­m­a­y­a­c­a­ğı inkar edi­l­e­m­ez ve kaç­ı­n­ı­l­a­m­az bir gerçe­ktir.

Köt­ü­l­ü­ğ­ün orga­n­i­ze bir şekilde yeryü­z­ü­nü istila ettiği ve ahlaki çöküşün sıradan bir yaşam biçimi olarak day­a­t­ı­ldı­ğı o kar­a­nlık demle­rde, haksı­zlık karşı­s­ı­nda tercih edilen sessi­zlik asla bir tar­a­fsı­zlık hali değil, doğru­d­an doğruya zalimin kıl­ı­c­ı­nı bil­e­yle­y­en pasif ve korka­kça bir suç orta­klı­ğ­ı­d­ır. İnsan, kendi konfor ala­n­ı­n­ın o zehirli sın­ı­rla­rı içinde kalıp fırtı­n­a­n­ın sadece başka­l­a­r­ı­n­ın evini yıkma­s­ı­nı izle­d­i­ğ­i­nde, aslında kendi onu­r­u­n­un ve insan olma haysi­y­e­t­i­n­in de o enkazın altında par­a­mpa­rça oldu­ğ­u­nu gör­e­m­e­y­e­c­ek kadar derin bir körlüğe göm­ü­lmü­ştür. Hak­i­k­a­t­in o ağır, o tav­i­zsiz ve bedel ödeten yükünü omu­zla­m­ak; yeryü­z­ü­nde sür­ü­lme­yi, dışla­nma­yı ve yalnı­zlı­ğ­ın o sarp kay­a­l­ı­kla­r­ı­na çarpı­lma­yı göze almayı ger­e­kti­r­en, ancak ruhunu ahiret akçe­s­i­yle doy­u­rmuş o vakur şahsi­y­e­tle­r­in talip ola­b­i­l­e­c­e­ği asil bir çiledir. İra­d­e­s­i­ni bir başka­s­ı­n­ın cebine koyan, aklını kal­a­b­a­l­ı­kla­r­ın o şuursuz uğu­ltu­s­u­na teslim eden ve kendi vicda­n­ı­n­ın sesini menfaat uğruna boğan yığ­ı­nlar, zulmün çarkla­r­ı­nı kendi elle­r­i­yle döndü­rdü­kle­r­i­ni hiçbir zaman itiraf ede­m­e­zler. Oysa fıtra­t­ın o boz­u­lma­m­ış mayası, insanın düştüğü yerden kendi ira­d­e­s­i­ni kuş­a­n­a­r­ak, bedeli ne olursa olsun ayağa kalkma­s­ı­nı ve o sarsı­lmaz ada­l­e­t­in safında tek başına da kalsa dimdik durma­s­ı­nı emreden mutlak bir ilahi fermanı göğüs kaf­e­s­i­ne sil­i­nmez bir biçimde müh­ü­rle­m­i­ştir.

Toplu­msal histe­r­i­n­in ve vicdani felcin bütün sinir uçla­r­ı­nı ele geç­i­rdi­ği böyle bir çorak iklimde, düş­ü­nme­yi ar sayan ve hayatı sadece ezbe­rle­nmiş hamasi nut­u­kla­rla yaşayan o kolaycı kal­a­b­a­l­ı­kla­r­ın orta­s­ı­nda atılan nifak toh­u­mla­rı, yeş­e­rmek için bir damla yağmura dahi ihtiyaç duyma­d­an san­i­y­e­l­er içinde devasa bir fesat ağacına dönüşür. Kökleri ceh­a­l­e­t­in ve kibrin o dipsiz kar­a­nlı­kla­r­ı­na inen bu hasta­l­ı­klı ağaç, dalla­r­ı­ndan etrafa sadece kardeşi kardeşe düşman eden, merha­m­e­ti yerle yeksan kılan ve nih­a­y­e­t­i­nde kendisi gibi düş­ü­nme­y­e­ni insa­nlı­ktan aforoz eden o kanlı tekfir meyve­l­e­r­i­ni acı­m­a­s­ı­zca döker. O zehirli meyveyi tadan her dudak geri dön­ü­lmez bir şekilde çür­ü­rken, hak­i­k­a­t­in o asil ve vakur ağı­rlı­ğ­ı­nı taş­ı­y­a­m­a­y­ıp sırf kendi menfaa­t­i­ni korumak adına dünya­s­ı­nı da ahi­r­e­t­i­ni de o dinmek bilme­y­en fesat ate­ş­i­nde yakan kal­a­b­a­l­ı­kla­r­ın o kahre­d­i­ci uğu­ltu­su yeryü­z­ü­nü esir alır. Bütün bu yıkımın orta­s­ı­nda insan, gönde­r­i­lmiş olmanın aslında o mutlak ve geri dön­ü­l­e­m­ez gidişin muk­a­dde­r­at levha­s­ı­na kaz­ı­nmış ilk adımı olduğu gerçe­ğ­i­yle yüzle­ş­ip, kefenin cebini o ağır ahiret akçe­l­e­r­i­yle doldu­r­a­c­ak o ilk ve en zorlu adımı atma­d­ı­ğı müdde­tçe, kendi sessi­zli­ğ­i­yle büy­ü­ttü­ğü bu ceh­e­nne­m­in ate­ş­i­nden asla kurtu­l­a­m­a­y­a­c­a­ktır. Varlı­ğ­ı­nı ebe­d­i­y­e­te düğ­ü­mle­m­ek isteyen her kalp, fani dünya­n­ın bu alda­t­ı­cı ve çürük tezga­h­ı­nı elinin tersi­yle itip, adalet ve hak uğruna yalnız kalmayı o büyük kurtu­l­u­ş­un yegâne bedeli olarak ödemek mecbu­r­i­y­e­t­i­nde­d­ir.

Hak­i­k­a­t­in bu ağır fat­u­r­a­s­ı­nı ödemeyi göze alanlar, sadece zal­i­mle­r­in öfke­s­i­yle değil, aynı zamanda en yak­ı­nla­r­ı­n­ın, yola birli­kte çıktı­kla­r­ı­nı sandı­kla­rı kal­a­b­a­l­ı­kla­r­ın o sağır edici terk edi­ş­i­yle de sın­a­n­a­c­a­kla­r­ı­nı peşinen kabul etmiş ola­nla­rdır. Hakkın ölçüsü menfaa­tle şaştı­ğ­ı­nda, en güv­e­ndi­kle­ri ellerin bile nasıl hızla geri çek­i­ldi­ğ­i­ni, o tecrit halinin soğ­u­klu­ğ­u­nu ve yalnı­zlı­ğ­ın dört duvar arasına sık­ı­ştı­r­ı­lmış sız­ı­s­ı­nı görmek, bu soylu çilenin en can yakıcı dur­a­ğ­ı­d­ır. Fakat yargı­l­a­ndı­ğı mahke­m­e­l­e­rden kardeş bildi­kle­r­i­n­in inka­r­ı­na kadar uzanan bu kuş­a­t­ı­lmı­şlık hali; o asil yolcuyu yol­u­ndan alı­k­o­ymak şöyle dursun, adı­mla­r­ı­nda­ki o tav­i­zsiz kar­a­rlı­l­ı­ğı daha da perçi­nle­y­en ilahi bir bil­e­yta­ş­ı­na dönüşür.

Zamanın o acı­m­a­s­ız ve sessiz değ­i­rme­ni, insanın uğruna onurunu feda ettiği bütün o fani mak­a­mla­rı, başka­s­ı­n­ın hakkını gasp ederek bir­i­kti­rdi­ği o sahte serve­tle­ri ve etra­f­ı­na ördüğü o kib­i­rden duv­a­rla­rı öğütüp un ufak etti­ğ­i­nde; geriye yalnı­zca mutlak hak­i­k­a­t­in o tav­i­zsiz ve dondu­r­u­cu soğuğu kal­a­c­a­ktır. Dünya perdesi ağır ağır kapanıp, alkı­şla­r­ın ve sahte kahra­m­a­nlık nar­a­l­a­r­ı­n­ın o sağır edici gür­ü­ltü­sü yerini o büyük ve sarsı­lmaz sessi­zli­ğe bır­a­ktı­ğ­ı­nda; kal­a­b­a­l­ı­kla­r­ın gölge­s­i­ne sakla­n­a­r­ak kurtu­l­a­c­a­ğ­ı­nı sanan o zayıf idrak, kendi eyle­msi­zli­ğ­i­yle inşa ettiği o kaç­ı­n­ı­lmaz yıkımla yap­a­y­a­lnız yüzle­şmek zor­u­nda­d­ır. O gün, yeryü­z­ü­nde kop­a­r­ı­l­an hiçbir yaygara, bir mazlu­m­un hakkı çiğne­n­i­rken yutku­n­u­l­an o korka­kça sessi­zli­ği ve vicda­n­ın üzerine çekilen o kalın gaflet örtü­s­ü­nü akla­m­a­ya asla yetme­y­e­c­e­ktir. Nifak toh­u­mla­r­ı­nı ekenler kadar, o fesat ağa­c­ı­n­ın kar­a­nlık gölge­s­i­nde kendi konfo­r­u­nu korumak uğruna dilsiz şeytan olmayı seç­e­nler de, nih­a­y­e­t­i­nde dünya­d­a­yken burun kıv­ı­rdı­kla­rı o ağır ahiret akçe­l­e­r­i­n­in yoksu­nlu­ğ­u­yla o şaşmaz divanda sın­a­n­a­c­a­ktır.

Öyleyse insan, henüz dam­a­rla­r­ı­nda kan akı­y­o­rken ve aya­kla­rı hâlâ bu emanet toprağa bas­ı­y­o­rken; kendi kıy­a­m­e­ti kopma­d­an evvel bu derin uykudan uya­nma­lı, yığ­ı­nla­r­ın o şuursuz ve yıkıcı akı­ntı­s­ı­na kap­ı­lma­yı kesin bir dille redde­tme­li ve bedeli mutlak bir yalnı­zlık dahi olsa hak­i­k­a­t­in o asil safında ter­e­ddü­tsüz yerini alma­l­ı­d­ır. Çünkü yeryü­z­ü­ne gönde­r­i­lmiş olmanın ve o ağır insan olma haysi­y­e­t­i­ni taş­ı­m­a­n­ın yegâne gayesi; köt­ü­l­ü­ğ­ün o sır­a­d­a­nla­şmış ve meşru­l­a­şmış çarkı­nda uysal bir dişli olmak değil, bütün bir dünyayı karşı­s­ı­na alma pah­a­s­ı­na o ilahi ada­l­e­t­in sarsı­lmaz nöb­e­t­i­ni son nef­e­s­i­ne kadar tut­a­b­i­lme­ktir.

 

Exit mobile version