KIYAMETİ GECİKTİREN İNSANLAR
Gariban bir meczup, bayramlık birkaç parça kıyafet almak için çarşının yolunu tutar. Parası yoktur ama önceki bayramlardan tecrübe ettiği kadarıyla esnafın cömertliğine itimadı vardır. Selam verip bir dükkânın kapısından girer ve meramını anlatır mahcubiyetle. Aldığı; “İş yok güç yok evladım, bir başka zaman belki” cevabıyla gerisin geri çıkar dükkândan. Bir sonraki mağazaya girer umutla ama hem başı kalabalıktır mağaza sahibinin hem de vermeye gönlü yoktur. “Allah versin evladım, haydi bakalım, haydi” diyerek uğurlar o da meczubu.
Canı sıkılır, yüzü düşer ama yitirmez umudunu. Bir başka mağazaya girer ama nafile. Çaldığı bütün kapılar kapanır birbiri ardınca. Ne gariptir, umut biter ama esnafta bahane bitmez. Daha da eyvallah edesi kalmaz kimseye. “Amaan, varsın bu bayram da böyle geçiversin, bu cimrilere ne minnet edeceğim.” der. Tam çarşıdan çıkacakken son bir mağaza takılır gözüne. Girmek istemez pek ama bayram sabahı gelir aklına. Cesaretini toplayıp dalar içeri ve kekeleyerek konuşur: “Selamün aleyküm hacım, bayramlık birkaç bir şey bakacaktım ama param yok.”
“Ve aleyküm selam” deyip gülümser dükkân sahibi. Görmüş geçirmiş adamdır, halden anlar. “Bayramlık kolay” der. “Gel hele otur bakalım, aç mısın?” “Açım” der bizimki mahcubiyetle. Adam seslenir çırağına: “Oğlum oradan iki tandır söyleyin, birer buçuk olsun.”
Yüzü güler garibin. Yemek bitince bir daha seslenir dükkân sahibi: “İki sac arası söyleyiver oğlum, sıcağından şöyle.” Bayramı etmiş kadar olur bizimki. Tatlının ardı sıra sade kahveler keyifle içilir. “Evet” der dükkân sahibi, “elbise mi diyordun evlat?” “He hacım, malum önümüz bayram…”
Cümlesini tamamlamasına gerek kalmaz. “Seç” der hacı abi, “istediğini alabilirsin.” Şaşırır bizimki. “Nasıl yani buradan mı, istediğimi mi?” Başını sallar mütebessim: “Tabii evladım, ya nereden seçeceksin? Hepsi Allah’ın malı, bizler ise senin gibi gariban emanetçileriz.”
Bir kat daha şaşırır. Alışmıştır çünkü kendisine deponun yolunun gösterilmesine; malum, satılmayan eskiler de depoda olur, defolular ve iadeler de. Tezgâhtarlar iki elbiseyi de güzelce paketler. Poşetleri kaptığı gibi soluğu kasada alır. Eve gidip giyecektir elbiselerini; kim bilir kaç defa çıkarıp çıkarıp giyecektir hem de. Hacı Abi’nin keyfi gelir onun gülen yüzünü görünce, sarılır boynuna. Kaşla göz arasında cebine birkaç kuruş harçlık sıkıştırır ve kapıya kadar uğurlar. Gözleri dolar bu kez garibin. Döner hacıya ve gönülden: “Hacım, Allah senden razı olsun.” der.
“Âmin, cümlemizden.” der Hacı Abi. Meczup birden kaşlarını çatar, sesini yükseltir: “Cümlesinin ta…! Sadece senden razı olsun.”
Güldüğünüzü görür gibiyim ama bu anlattığım bizim hikâyemiz. Hani vaktiyle bir Allah dostu, yalnız kalamamaktan şikâyet eden müridine şöyle demiş: “Seninki de dert mi evladım? Tanıdığın zenginlerden borç al, fakirlere borç ver, bak bakalım etrafında kimsecikler kalıyor mu?” Bir caminin giriş kapısının hemen yanında bir levha görmüştüm: “Bu cami zenginlerin duası fakirlerin parasıyla yaptırılmıştır.”
O hacı abilerden kaç tane kaldı bilmem ama o ve onun gibiler son nefesini vermeden kıyametin kopmayacağını bilirim. Bu dünya, göründüğü gibi büyük laflarla, yüksek kürsülerle ve gürültülü hakikat iddialarıyla ayakta durmaz; bu dünya, kimsenin adını anmadığı ve kimsenin alkışlamadığı o sessiz iyiliklerin omuzlarında durur. Birinin cebine fark ettirmeden bırakılan bir harçlık, bir kapının eşiğinde mahcubiyetle duran birine uzatılan bir tebessüm ve bir sofrada eksilen bir lokmanın berekete dönüşmesi, hayatı ayakta tutan asıl sütunlardır.
O insanlar, iyiliği bir gösteri olarak görmez; iyiliği bir sorumluluk ve bir emanet olarak taşır. Verdikleri şeyi büyütmezler; verdikleri şeyin insanda açtığı yarayı kapatmasını önemserler. Bir insanın kalbini incitmeden yardım edebilmek, onlar için verilen şeyin miktarından her zaman daha kıymetlidir. Bu yüzden onlar, yardım ederken kendilerini geri çeker ve karşısındakinin onurunu öne koyar.
Onların varlığı, yalnızca bir insanın varlığı değildir; onların varlığı, bir ölçünün, bir dengenin ve bir ahlâkın hayatta kalmasıdır. Onlar eksildikçe şehirler büyür ama insan küçülür; imkânlar artar ama merhamet azalır; kalabalıklar çoğalır ama yalnızlık derinleşir. İnsan, sahip olduklarıyla zenginleşmez; insan, kaybettikleriyle yoksullaşır.
Merhamet, yeryüzünün en ağır ama en görünmez yüküdür. Bu yükü taşıyanlar çoğu zaman bilinmez; fakat bu yük ortadan kalktığında herkes onun yokluğunu hisseder. Bir gün gelir ve o incelik hayattan çekilirse, hayat görünüşte devam eder ama anlamını kaybeder; kapılar açılır ama içeriye davet kalmaz; sofralar kurulur ama bereket hissedilmez; insanlar konuşur ama birbirine ulaşamaz.
Asıl mesele, o insanlardan kaç tane kaldığunu bilmek değildir; asıl mesele, o insanların bıraktığı yerden bir adım atabilmektir. İnsan, dünyayı değiştirecek kadar büyük olmak zorunda değildir; insan, bir insanın yükünü hafifletecek kadar insan olmak zorundadır.
Şimdi asıl soru şudur: Biz bu dünyanın yükünü artıranlardan mı olacağız, yoksa kimse görmeden bu yükü hafiftenlerden mi? Çünkü insan, çoğu zaman büyük yanlışların ve gürültülü hataların içinde kaybolarak değil; tam aksine, önemsiz zannedilen küçük iyilikleri erteleyerek, görmezden gelerek ve kendince haklı gerekçelerle geri çekilerek içten içe eksilir ve bu eksiliş, fark edilmeden karaktere, oradan da hayata sirayet eder.
İnsanı ayakta tutan şey, sahip olduğu imkânların büyüklüğü değil; o imkânları kullanırken gösterdiği inceliğin, gözettiği onurun ve koruduğu merhametin sürekliliğidir; çünkü bir insanın gerçek değeri, elindekilerle ne kadar büyüdüğüyle değil, elindekileri kullanırken kaç kalbi incitmeden yol alabildiğiyle ölçülür.
Bugün sahip olduğumuz her şeyin geçici olduğu, elimizden çıkıp gideceği ve bir gün hatırlanmayacağı hakikati apaçık ortadayken; dokunduğumuz bir kalbin, iyileştirdiğimiz bir yaranın ve hafiflettiğimiz bir yükün zamanın aşındıramayacağı bir iz olarak kalacağı gerçeği de aynı derecede kesindir; çünkü insan, ardında bıraktığı eşyanın miktarıyla değil, bıraktığı iyiliğin derinliğiyle hatırlanır.
İnsan, vermekten korktuğu her an aslında kaybetmeye başlar; çünkü eksilmekten korkarak tutulan her şey, insanın iç dünyasında daralmaya, sertleşmeye ve zamanla taşlaşmaya sebep olur; oysa paylaşılan her imkân, bölünen her lokma ve karşılıksız verilen her destek, insanın içinde genişleyen bir alan açar ve o alan, zamanla insanın kendisini de içine alacak kadar büyür.
Bir gün herkes, sahip olduklarını sıralayarak değil, sahip olduklarını nasıl kullandığını hatırlayarak kendi iç muhasebesini yapacaktır; o gün, kazanılanların değil, esirgenenlerin ağırlığı hissedilecek ve insan, vermediği her şeyin aslında kendisinden eksildiğini daha derinden idrak edecektir.
Belki de bu yüzden bayram, sadece sevinmek, bir araya gelmek ve hatırlamak değildir; bayram, bir başkasının hayatına dokunarak onun yükünü hafifletebilmek, onun yalnızlığını paylaşabilmek ve onun yarınlarına küçük de olsa bir umut bırakabilmektir; çünkü insan, ancak bir başkasının hayatında anlam kazandığında kendi varlığını gerçek anlamda hisseder.
Ve nihayetinde bütün mesele, geride ne bıraktığımızla değil; geride bıraktıklarımızın kimin hayatında nasıl bir karşılık bulduğuyla ilgilidir; çünkü insan, yaşadığı kadar değil, yaşattığı kadar iz bırakır ve bu iz, çoğu zaman bir ismin değil, bir iyiliğin hatırlanmasına vesile olur.
İnsanın ardında bıraktığı en kalıcı şey, çoğu zaman görünür olanlar değil; görünmeden yapılan, dillendirilmeyen ve karşılık beklenmeden verilenlerdir; çünkü görünür olan zamanla unutulur, anlatılanlar yerini başka hikâyelere bırakır ama bir kalpte sessizce yer eden iyilik, hatırlanmasa bile hissedilmeye devam eder ve o his, insanın yokluğunda bile varlığını sürdürür.
Bu yüzden insanın asıl mirası, biriktirdiği değil; dağıttığıdır; çünkü biriktirilen her şey zamanla sahibini terk ederken, paylaşılan her şey başkalarının hayatında çoğalarak yaşamaya devam eder ve insanın ömrü, kendi sınırlarının dışına taşarak başkalarının hayatına karışır.
İyilik, çoğu zaman büyük imkânların değil; doğru anda gösterilen küçük bir dikkatin ve inceliğin sonucudur; çünkü bir insanın hayatında dönüm noktası olan şey, çoğu zaman büyük bir yardım değil, zamanında uzatılmış bir eldir ve o el, bir hayatın yönünü değiştirecek kadar güçlü olabilir.
İnsan, dünyayı değiştirecek kadar büyük olmak zorunda değildir; fakat bir insanın hayatına dokunacak kadar duyarlı olmak zorundadır; çünkü dünya, büyük değişimlerle değil, küçük dokunuşların birikmesiyle dönüşür ve her küçük iyilik, görünmeyen bir zincirin halkası gibi başka iyiliklere bağlanır.
Ve günün sonunda insan, kendisine verilen ömrü nasıl yaşadığından çok, o ömrü başkalarının hayatına ne kadar dahil edebildiğiyle yüzleşir; çünkü yaşanan hayat, sadece sahibine ait bir hikâye olarak kalırsa eksik, başkalarının hayatına değdiği ölçüde tamamlanmış sayılır.
Bu yüzden mesele, iyi bir insan olarak bilinmek değil; bir insanın hayatında gerçekten iyi bir karşılık bulabilmektir; çünkü isimler unutulur, yüzler silinir, zaman her şeyi aşındırır ama bir insanın içini rahatlatan, yükünü hafifleten ve ona yeniden umut veren bir iyilik, unutulsa bile etkisini kaybetmez.
Ve belki de bütün bu sözlerin vardığı yer şudur: İnsan, bu dünyadan sessizce geçebilir ama bıraktığı iyilik sessiz kalmaz; bir kalpte yer bulan her merhamet, başka kalplere doğru yol alır ve insanın gerçek varlığı, işte o yolculukta devam eder.
Şimdi karar, her zamanki gibi sade ama ağırdır: Bir ömür tüketip iz bırakmadan geçenlerden mi olacağız, yoksa bir kalbe değip o kalpte çoğalarak yaşamaya devam edenlerden mi?








YORUMLAR