Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Muhammed Rıdvan Sadıkoglu
Muhammed Rıdvan Sadıkoglu

KIYAMETİ GECİKTİREN İNSANLAR

KIYAMETİ GECİKTİREN İNSANLAR

Gariban bir meczup, bayra­mlık birkaç parça kıyafet almak için çarşı­n­ın yolunu tutar. Parası yoktur ama önceki bayra­mla­rdan tecrübe ettiği kad­a­r­ı­yla esnafın cöm­e­rtli­ğ­i­ne itimadı vardır. Selam verip bir dükkânın kap­ı­s­ı­ndan girer ve mer­a­m­ı­nı anlatır mahcu­b­i­y­e­tle. Aldığı; “İş yok güç yok evladım, bir başka zaman belki” cev­a­b­ı­yla gerisin geri çıkar dükkândan. Bir sonraki mağ­a­z­a­ya girer umutla ama hem başı kal­a­b­a­l­ı­ktır mağaza sah­i­b­i­n­in hem de vermeye gönlü yoktur. “Allah versin evladım, haydi bakalım, haydi” diyerek uğurlar o da meczubu.

Canı sıkılır, yüzü düşer ama yit­i­rmez umudunu. Bir başka mağ­a­z­a­ya girer ama nafile. Çaldığı bütün kapılar kapanır birbiri ardınca. Ne gar­i­ptir, umut biter ama esnafta bahane bitmez. Daha da eyva­llah edesi kalmaz kimseye. “Amaan, varsın bu bayram da böyle geç­i­v­e­rsin, bu cimri­l­e­re ne minnet ede­c­e­ğ­im.” der. Tam çarşı­d­an çık­a­c­a­kken son bir mağaza takılır gözüne. Girmek istemez pek ama bayram sabahı gelir aklına. Ces­a­r­e­t­i­ni topla­y­ıp dalar içeri ve kek­e­l­e­y­e­r­ek konuşur: “Selamün aleyküm hacım, bayra­mlık birkaç bir şey bak­a­c­a­ktım ama param yok.”

“Ve aleyküm selam” deyip gül­ü­mser dükkân sahibi. Görmüş geç­i­rmiş adamdır, halden anlar. “Bayra­mlık kolay” der. “Gel hele otur bakalım, aç mısın?” “Açım” der bizimki mahcu­b­i­y­e­tle. Adam sesle­n­ir çır­a­ğ­ı­na: “Oğlum oradan iki tandır söyle­y­in, birer buçuk olsun.”

Yüzü güler garibin. Yemek bitince bir daha sesle­n­ir dükkân sahibi: “İki sac arası söyle­y­i­v­er oğlum, sıc­a­ğ­ı­ndan şöyle.” Bayramı etmiş kadar olur bizimki. Tatlı­n­ın ardı sıra sade kahve­l­er keyifle içilir. “Evet” der dükkân sahibi, “elbise mi diy­o­rdun evlat?” “He hacım, malum önümüz bayram…”

Cümle­s­i­ni tam­a­mla­m­a­s­ı­na gerek kalmaz. “Seç” der hacı abi, “iste­d­i­ğ­i­ni ala­b­i­l­i­rsin.” Şaşırır bizimki. “Nasıl yani buradan mı, iste­d­i­ğ­i­mi mi?” Başını sallar müt­e­b­e­ssim: “Tabii evladım, ya nereden seç­e­c­e­ksin? Hepsi Allah’ın malı, bizler ise senin gibi gariban ema­n­e­tçi­l­e­r­iz.”

Bir kat daha şaşırır. Alı­şmı­ştır çünkü kendi­s­i­ne deponun yolunun göste­r­i­lme­s­i­ne; malum, sat­ı­lma­y­an eskiler de depoda olur, def­o­l­u­l­ar ve iadeler de. Tezgâhta­rlar iki elbi­s­e­yi de güzelce pak­e­tler. Poş­e­tle­ri kaptığı gibi soluğu kasada alır. Eve gidip giy­e­c­e­ktir elbi­s­e­l­e­r­i­ni; kim bilir kaç defa çıkarıp çıkarıp giy­e­c­e­ktir hem de. Hacı Abi’nin keyfi gelir onun gülen yüzünü görünce, sarılır boynuna. Kaşla göz ara­s­ı­nda cebine birkaç kuruş harçlık sık­ı­ştı­r­ır ve kapıya kadar uğurlar. Gözleri dolar bu kez garibin. Döner hacıya ve gön­ü­lden: “Hacım, Allah senden razı olsun.” der.

“Âmin, cümle­m­i­zden.” der Hacı Abi. Meczup birden kaşla­r­ı­nı çatar, sesini yükse­ltir: “Cümle­s­i­n­in ta…! Sadece senden razı olsun.”

Güldü­ğ­ü­n­ü­zü görür gibiyim ama bu anla­ttı­ğ­ım bizim hikâye­m­iz. Hani vakti­yle bir Allah dostu, yalnız kal­a­m­a­m­a­ktan şikâyet eden mür­i­d­i­ne şöyle demiş: “Seninki de dert mi evladım? Tan­ı­d­ı­ğ­ın zengi­nle­rden borç al, fak­i­rle­re borç ver, bak bakalım etra­f­ı­nda kimse­c­i­kler kalıyor mu?” Bir caminin giriş kap­ı­s­ı­n­ın hemen yanında bir levha görmü­ştüm: “Bu cami zengi­nle­r­in duası fak­i­rle­r­in par­a­s­ı­yla yaptı­r­ı­lmı­ştır.”

O hacı abi­l­e­rden kaç tane kaldı bilmem ama o ve onun gibiler son nef­e­s­i­ni verme­d­en kıy­a­m­e­t­in kopma­y­a­c­a­ğ­ı­nı bilirim. Bu dünya, gör­ü­ndü­ğü gibi büyük lafla­rla, yüksek kürsü­l­e­rle ve gür­ü­ltü­lü hakikat iddia­l­a­r­ı­yla ayakta durmaz; bu dünya, kimse­n­in adını anma­d­ı­ğı ve kimse­n­in alkı­şla­m­a­d­ı­ğı o sessiz iyi­l­i­kle­r­in omu­zla­r­ı­nda durur. Birinin cebine fark etti­rme­d­en bır­a­k­ı­l­an bir harçlık, bir kapının eşi­ğ­i­nde mahcu­b­i­y­e­tle duran birine uza­t­ı­l­an bir teb­e­ssüm ve bir sofrada eksilen bir lokma­n­ın ber­e­k­e­te dön­ü­şme­si, hayatı ayakta tutan asıl süt­u­nla­rdır.

O insa­nlar, iyiliği bir gösteri olarak görmez; iyiliği bir sor­u­mlu­l­uk ve bir emanet olarak taşır. Verdi­kle­ri şeyi büy­ü­tme­zler; verdi­kle­ri şeyin insanda açtığı yarayı kap­a­tma­s­ı­nı öne­mse­rler. Bir insanın kalbini inci­tme­d­en yardım ede­b­i­lmek, onlar için verilen şeyin mikta­r­ı­ndan her zaman daha kıyme­tli­d­ir. Bu yüzden onlar, yardım ederken kendi­l­e­r­i­ni geri çeker ve karşı­s­ı­nda­k­i­n­in onurunu öne koyar.

Onların varlığı, yalnı­zca bir insanın varlığı değ­i­ldir; onların varlığı, bir ölçünün, bir denge­n­in ve bir ahlâkın hayatta kalma­s­ı­d­ır. Onlar eksi­ldi­kçe şeh­i­rler büyür ama insan küçülür; imkânlar artar ama merha­m­et azalır; kal­a­b­a­l­ı­klar çoğalır ama yalnı­zlık der­i­nle­ş­ir. İnsan, sahip oldu­kla­r­ı­yla zengi­nle­şmez; insan, kaybe­tti­kle­r­i­yle yoksu­lla­ş­ır.

Merha­m­et, yeryü­z­ü­n­ün en ağır ama en gör­ü­nmez yüküdür. Bu yükü taş­ı­y­a­nlar çoğu zaman bil­i­nmez; fakat bu yük ortadan kalktı­ğ­ı­nda herkes onun yoklu­ğ­u­nu hisse­d­er. Bir gün gelir ve o incelik hay­a­ttan çek­i­l­i­rse, hayat gör­ü­n­ü­şte devam eder ama anla­m­ı­nı kaybe­d­er; kapılar açılır ama içeriye davet kalmaz; sofra­l­ar kurulur ama bereket hisse­d­i­lmez; insa­nlar konuşur ama birbi­r­i­ne ula­ş­a­m­az.

Asıl mesele, o insa­nla­rdan kaç tane kaldı­ğ­u­nu bilmek değ­i­ldir; asıl mesele, o insa­nla­r­ın bır­a­ktı­ğı yerden bir adım ata­b­i­lme­ktir. İnsan, dünyayı değ­i­şti­r­e­c­ek kadar büyük olmak zorunda değ­i­ldir; insan, bir insanın yükünü haf­i­fle­t­e­c­ek kadar insan olmak zor­u­nda­d­ır.

Şimdi asıl soru şudur: Biz bu dünya­n­ın yükünü artı­r­a­nla­rdan mı ola­c­a­ğ­ız, yoksa kimse görme­d­en bu yükü haf­i­fte­nle­rden mi? Çünkü insan, çoğu zaman büyük yanlı­şla­r­ın ve gür­ü­ltü­lü hat­a­l­a­r­ın içinde kaybo­l­a­r­ak değil; tam aksine, önemsiz zanne­d­i­l­en küçük iyi­l­i­kle­ri erte­l­e­y­e­r­ek, görme­zden gelerek ve kendi­nce haklı ger­e­kçe­l­e­rle geri çek­i­l­e­r­ek içten içe eksilir ve bu eksiliş, fark edi­lme­d­en kar­a­kte­re, oradan da hayata sirayet eder.

İnsanı ayakta tutan şey, sahip olduğu imkânla­r­ın büy­ü­klü­ğü değil; o imkânla­rı kulla­n­ı­rken göste­rdi­ği ince­l­i­ğ­in, göz­e­tti­ği onurun ve kor­u­d­u­ğu merha­m­e­t­in sür­e­kli­l­i­ğ­i­d­ir; çünkü bir insanın gerçek değeri, eli­nde­k­i­l­e­rle ne kadar büy­ü­d­ü­ğ­ü­yle değil, eli­nde­k­i­l­e­ri kulla­n­ı­rken kaç kalbi inci­tme­d­en yol ala­b­i­ldi­ğ­i­yle ölçülür.

Bugün sahip oldu­ğ­u­m­uz her şeyin geçici olduğu, eli­m­i­zden çıkıp gid­e­c­e­ği ve bir gün hat­ı­rla­nma­y­a­c­a­ğı hak­i­k­a­ti apaçık orta­d­a­yken; dok­u­ndu­ğ­u­m­uz bir kalbin, iyi­l­e­şti­rdi­ğ­i­m­iz bir yaranın ve haf­i­fle­tti­ğ­i­m­iz bir yükün zamanın aşı­ndı­r­a­m­a­y­a­c­a­ğı bir iz olarak kal­a­c­a­ğı gerçeği de aynı der­e­c­e­de kes­i­ndir; çünkü insan, ardında bır­a­ktı­ğı eşyanın mikta­r­ı­yla değil, bır­a­ktı­ğı iyi­l­i­ğ­in der­i­nli­ğ­i­yle hat­ı­rla­n­ır.

İnsan, verme­kten korktu­ğu her an aslında kaybe­tme­ye başlar; çünkü eksi­lme­kten korka­r­ak tutulan her şey, insanın iç dünya­s­ı­nda dar­a­lma­ya, sertle­şme­ye ve zamanla taşla­şma­ya sebep olur; oysa payla­ş­ı­l­an her imkân, bölünen her lokma ve karşı­l­ı­ksız verilen her destek, insanın içinde gen­i­şle­y­en bir alan açar ve o alan, zamanla insanın kendi­s­i­ni de içine alacak kadar büyür.

Bir gün herkes, sahip oldu­kla­r­ı­nı sır­a­l­a­y­a­r­ak değil, sahip oldu­kla­r­ı­nı nasıl kulla­ndı­ğ­ı­nı hat­ı­rla­y­a­r­ak kendi iç muh­a­s­e­b­e­s­i­ni yap­a­c­a­ktır; o gün, kaz­a­n­ı­l­a­nla­r­ın değil, esi­rge­n­e­nle­r­in ağı­rlı­ğı hisse­d­i­l­e­c­ek ve insan, verme­d­i­ği her şeyin aslında kendi­s­i­nden eksi­ldi­ğ­i­ni daha der­i­nden idrak ede­c­e­ktir.

Belki de bu yüzden bayram, sadece sev­i­nmek, bir araya gelmek ve hat­ı­rla­m­ak değ­i­ldir; bayram, bir başka­s­ı­n­ın hay­a­t­ı­na dok­u­n­a­r­ak onun yükünü haf­i­fle­t­e­b­i­lmek, onun yalnı­zlı­ğ­ı­nı payla­ş­a­b­i­lmek ve onun yar­ı­nla­r­ı­na küçük de olsa bir umut bır­a­k­a­b­i­lme­ktir; çünkü insan, ancak bir başka­s­ı­n­ın hay­a­t­ı­nda anlam kaz­a­ndı­ğ­ı­nda kendi varlı­ğ­ı­nı gerçek anlamda hisse­d­er.

Ve nih­a­y­e­t­i­nde bütün mesele, geride ne bır­a­ktı­ğ­ı­m­ı­zla değil; geride bır­a­ktı­kla­r­ı­m­ı­z­ın kimin hay­a­t­ı­nda nasıl bir karşı­l­ık buldu­ğ­u­yla ilgi­l­i­d­ir; çünkü insan, yaş­a­d­ı­ğı kadar değil, yaş­a­ttı­ğı kadar iz bırakır ve bu iz, çoğu zaman bir ismin değil, bir iyi­l­i­ğ­in hat­ı­rla­nma­s­ı­na vesile olur.

İnsanın ardında bır­a­ktı­ğı en kalıcı şey, çoğu zaman görünür olanlar değil; gör­ü­nme­d­en yapılan, dille­ndi­r­i­lme­y­en ve karşı­l­ık bekle­nme­d­en ver­i­l­e­nle­rdir; çünkü görünür olan zamanla unu­t­u­l­ur, anla­t­ı­l­a­nlar yerini başka hikâye­l­e­re bırakır ama bir kalpte sessi­zce yer eden iyilik, hat­ı­rla­nma­sa bile hisse­d­i­lme­ye devam eder ve o his, insanın yoklu­ğ­u­nda bile varlı­ğ­ı­nı sürdü­r­ür.

Bu yüzden insanın asıl mirası, bir­i­kti­rdi­ği değil; dağ­ı­ttı­ğ­ı­d­ır; çünkü bir­i­kti­r­i­l­en her şey zamanla sah­i­b­i­ni terk ederken, payla­ş­ı­l­an her şey başka­l­a­r­ı­n­ın hay­a­t­ı­nda çoğ­a­l­a­r­ak yaş­a­m­a­ya devam eder ve insanın ömrü, kendi sın­ı­rla­r­ı­n­ın dışına taşarak başka­l­a­r­ı­n­ın hay­a­t­ı­na karışır.

İyilik, çoğu zaman büyük imkânla­r­ın değil; doğru anda göste­r­i­l­en küçük bir dikka­t­in ve ince­l­i­ğ­in son­u­c­u­d­ur; çünkü bir insanın hay­a­t­ı­nda dönüm noktası olan şey, çoğu zaman büyük bir yardım değil, zam­a­n­ı­nda uza­t­ı­lmış bir eldir ve o el, bir hayatın yönünü değ­i­şti­r­e­c­ek kadar güçlü ola­b­i­l­ir.

İnsan, dünyayı değ­i­şti­r­e­c­ek kadar büyük olmak zorunda değ­i­ldir; fakat bir insanın hay­a­t­ı­na dok­u­n­a­c­ak kadar duyarlı olmak zor­u­nda­d­ır; çünkü dünya, büyük değ­i­ş­i­mle­rle değil, küçük dok­u­n­u­şla­r­ın bir­i­kme­s­i­yle dönüşür ve her küçük iyilik, gör­ü­nme­y­en bir zinci­r­in halkası gibi başka iyi­l­i­kle­re bağla­n­ır.

Ve günün sonunda insan, kendi­s­i­ne verilen ömrü nasıl yaş­a­d­ı­ğ­ı­ndan çok, o ömrü başka­l­a­r­ı­n­ın hay­a­t­ı­na ne kadar dahil ede­b­i­ldi­ğ­i­yle yüzle­ş­ir; çünkü yaşanan hayat, sadece sah­i­b­i­ne ait bir hikâye olarak kalırsa eksik, başka­l­a­r­ı­n­ın hay­a­t­ı­na değdiği ölçüde tam­a­mla­nmış sayılır.

Bu yüzden mesele, iyi bir insan olarak bil­i­nmek değil; bir insanın hay­a­t­ı­nda gerçe­kten iyi bir karşı­l­ık bul­a­b­i­lme­ktir; çünkü isimler unu­t­u­l­ur, yüzler silinir, zaman her şeyi aşı­ndı­r­ır ama bir insanın içini rah­a­tla­t­an, yükünü haf­i­fle­t­en ve ona yeniden umut veren bir iyilik, unu­t­u­lsa bile etki­s­i­ni kaybe­tmez.

Ve belki de bütün bu sözle­r­in vardığı yer şudur: İnsan, bu dünya­d­an sessi­zce geç­e­b­i­l­ir ama bır­a­ktı­ğı iyilik sessiz kalmaz; bir kalpte yer bulan her merha­m­et, başka kalple­re doğru yol alır ve insanın gerçek varlığı, işte o yolcu­l­u­kta devam eder.

Şimdi karar, her zamanki gibi sade ama ağırdır: Bir ömür tüketip iz bır­a­kma­d­an geç­e­nle­rden mi ola­c­a­ğ­ız, yoksa bir kalbe değip o kalpte çoğ­a­l­a­r­ak yaş­a­m­a­ya devam ede­nle­rden mi?

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız