Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Muhammed Rıdvan Sadıkoglu
Muhammed Rıdvan Sadıkoglu

KISAYOL ÇAĞI

KISAYOL ÇAĞI
Her eşiği bir tuşla aşmaya, her derinliği bir özetle geçmeye alıştırılan çağın, insanı hızlandırırken aslında yolundan nasıl alıkoyduğunu soran uzun bir vicdan muhasebesi.
Kısayol, insanı hedefine değil, hedefin gölgesine ulaştırır; çile, bekleyiş ve emek atlandığında varılan yer, aslında hiç varılmamış bir yerdir.
Çağımızın her şeyi kısa yollarla halletmeyi, insanın önüne çıkan her eşiği bir tuşla aşmayı, her derinliği birkaç dakikalık özetle geçmeyi, her bilgiyi hazır paketlenmiş bir tüketim nesnesi gibi avuç içine bırakmayı ve her varış noktasını sabırdan, emekten, bekleyişten, mahcubiyetten, yanılmaktan, tekrar denemekten ve insanı içeriden pişiren o uzun yol terbiyesinden bağımsız bir imkânmış gibi göstermeyi marifet sayan kültürüne rağmen, İlahi kudretin lütfettiği nadir kullar dışında, insanı gerçekten müzeyyen kılan, ruhunu incelten, kalbini derinleştiren, aklını hikmetle buluşturan ve sözünü insanın içine değecek kadar sahici hale getiren hiçbir varış noktasına kısa yoldan varılmamıştır. Çünkü insanın iç dünyasında aslı olan hiçbir şey, piyasa hızının, ekran sabırsızlığının, kolay başarı vaatlerinin ve “hemen öğren, hemen yap, hemen görün, hemen kazan, hemen konuş” diye fısıldayan çağdaş telkinlerin aceleci ritmine teslim olmaz; hakikat, kendisine yürüyenin ayak izini, dizindeki tozu, alnındaki teri, kalbindeki kırılmayı, aklındaki sabırlı bekleyişi ve zaman içinde ne kadar değiştiğini görmek ister.

Kâinata dirilik veren ve insanın kaderini çabasına bağladığını ikaz eden ilahi beyanın, sözün gücünü insanlara ulaştırmak için seçtiği elçilerini dahi kemâl noktasına bir anda taşımadığı, onları zorlu imtihanların, uzun bekleyişlerin, hicretlerin, yalnızlıkların, inkârlarla yüzleşmelerin, sevdiklerinden ayrılışların, toplumlarının ağır direnciyle karşılaşmaların ve günümüz insanının zihninde bile taşımakta zorlanacağı mahrumiyetlerin içinden geçirerek elçilik vazifesine hazırladığı, siyerin ve peygamberler tarihinin ana damarında açıkça görünür. Hz. Yusuf’un kuyudan zindana, zindandan iktidarın ağır sorumluluğuna uzanan yolunda bile insanın iç terbiyesi vardır; Hz. Musa’nın saraydan çöle, korkudan vahye, yalnızlıktan ümmet yüküne uzanan yürüyüşünde bile zamanın pişirici eli vardır; Efendimiz’in nübüvvet öncesi Hira sessizliğinden Mekke’nin inkârına, Taif’in taşlarından hicretin ağır bedeline ve Medine’de inşa edilen ahlak toplumuna kadar uzanan hayatında ise insanlığın en büyük dönüşümlerinin bile bir gecelik parıltılarla değil, bedeli ödenmiş bir sabırla gerçekleştiği görülür.

Eskilerin “çile, insanın pişeceği kaptır” derken işaret ettikleri hakikat, insanı acıya mahkûm eden karamsar bir dünya görüşü değil, hamlığın kendiliğinden olgunluğa dönüşmeyeceğini, insanın içindeki kaba tarafların ancak emek, sabır, mahrumiyet, hesaplaşma, yanılma, yeniden kalkma ve sahici bir adanmışlıkla incelip şekil bulacağını anlatan köklü bir insan terbiyesidir. Ham insanın sözü keskindir, fakat derin değildir; bilgisi vardır, fakat hikmetle buluşmamıştır; hevesi güçlüdür, fakat uzun yola dayanacak kadar kök salmamıştır; iddiası büyüktür, fakat o iddianın altında kalbini ve ömrünü yakacak kadar bedel ödememiştir. Pişmek ise yalnız yaş almak, kitap sayısı artırmak, unvan kazanmak, insanların önünde konuşmak veya birkaç başarı elde etmek değildir; pişmek, insanın kendi hamlığıyla yüzleşip nefsinin aceleciliğini terbiye etmesi, bildiği şeylerin ağırlığını kendi hayatına taşıması ve varacağı yerin yalnız aklında değil, karakterinde de görünür hale gelmesidir.

Bu kadim öğreti, hiçbir esaslı varış noktasının kestirmesi olmadığını, hayat denen yolculuğun hamlıktan pişmeye doğru sabır, dirayet ve mukavemet isteyen, zorluğu ölçüsünde öğretici, öğreticiliği ölçüsünde bereketli bir kendini arayış olduğunu benliğimize sessizce fısıldar. Bir insanın gerçekten âlim olması, yalnız çok şey okumasıyla değil, okuduklarının kendisinde açtığı boşluğu, mahcubiyeti ve mesuliyeti taşıyabilmesiyle ilgilidir; bir sanatkârın gerçekten sanatkâr olması, yalnız biçim üretmesiyle değil, yıllarca aynı malzemenin önünde kendi elini, gözünü ve kalbini terbiye etmesiyle ilgilidir; bir müminin gerçekten mümince bir incelik kazanması, yalnız ibadet dilini bilmesiyle değil, o ibadetin onun diline, öfkesine, ticaretine, sevgisine, mahremiyetine, haksızlık karşısındaki tavrına ve başkasının yükünü taşıma biçimine nüfuz etmesiyle ilgilidir. Kısa yol kültürü, işte bu uzun nüfuzu yok sayar ve insanı yüzeye razı etmeye çalışır.

Bugün zihnimizi ele geçirmeye çalışan kültür, insanla her şey arasında “kısayollar oluşturmayı” neredeyse medeniyetin en büyük başarısı gibi sunuyor. Öğrenmek istiyorsan özet var, düşünmek istiyorsan hazır kanaat var, okumak istiyorsan alıntı var, anlamak istiyorsan birkaç dakikalık video var, üretmek istiyorsan şablon var, bilge görünmek istiyorsan dolaşımda bekleyen cümleler var, konuşmak istiyorsan başkalarının düşüncelerinden kırpılmış hazır malzeme var, yazmak istiyorsan birkaç parlak kelimeyle derinlik taklidi yapabileceğin yüzeyler var. Bu kültür, günümüz insanını her şeyin oturduğu yerden elini uzatarak ulaşılabilir olduğuna inandırmak ve ikna etmek için geceli gündüzlü çalışıyor; çünkü insanı emekten koparabilirse, onu yalnız kolay tüketen değil, aynı zamanda kolay yönlendirilen bir varlığa da dönüştürebileceğini biliyor.

Oluşturmayı kısmen başardıkları bu algıyla, bugün iki satır kitap okuyan biri bir konuya vakıf olduğunu, azıcık sohbet dinleyen biri koca koca tarih ciltlerinin esasına erdiğini, iki film izleyen biri sinemanın dibini bulduğunu, iki menkıbe duyan biri cebinden hikmet taştığını, iki satır karalayan biri edebiyatta çığır açtığını, birkaç politik yorum dinleyen biri devlet aklının bütün sırlarını çözdüğünü, birkaç psikoloji kavramı öğrenen biri insan ruhunun dehlizlerini okuyabildiğini, birkaç dini içerik takip eden biri büyük irfan geleneğinin merkezine yerleştiğini zannedebiliyor. Bu zannın en tehlikeli tarafı, insanın bilmediğini fark etme mahcubiyetini elinden almasıdır; çünkü bilmediğini bilmeyen insan, cehaletin en gürültülü ve en ikna edilmesi zor noktasına düşer.

Oysa bedeli ödenmemiş, cefası çekilmemiş, hakkı verilmemiş, uğruna yürek teri dökülmemiş, samimiyetle nakış nakış işlenmemiş hiçbir söz kalbe ulaşmaz; hiçbir iddia sonuca varmaz; hiçbir kanaat insanı kemale taşımaz; hiçbir malumat tek başına bilgi olmaz; hiçbir kelam da kendiliğinden hakikate kapı açmaz. Bilgi, insanın zihnine giren bir madde değildir yalnızca; insanın hayatında yer açması, eski yanlışlarını yerinden etmesi, dilini inceltmesi, davranışını değiştirmesi, gururunu törpülemesi ve insana kendi eksikliğiyle karşılaşma cesareti vermesi gereken ağır bir emanettir. Malumat ise bazen insana yalnız konuşacak malzeme verir; bilgi ise çoğu zaman susacak yer, bekleyecek zaman, anlayacak derinlik ve haddini bilecek bir iç disiplin kazandırır.

Bu yüzden tüm bu sayılanlar olmadan kapımıza bırakılan şey, sanıldığı gibi her zaman bir nasip veya nimet değildir; bazen tam aksine bir imtihan vesilesidir. Kolay gelen bilgi, insanı kolayca kibirlendirebilir; emeksiz ulaşılan söz, insanın dilinde ağırlığını kaybedebilir; çilesi çekilmemiş fikir, ilk rüzgârda başka bir fikrin cazibesine kapılabilir; uğruna zaman harcanmamış kanaat, bir tartışmanın sıcaklığında hemen şekil değiştirebilir; yürek teri dökülmemiş üretim, insanın kendi ruhundan iz taşımadığı için başkasının kalbine de sahici biçimde değemez. Her nimetin imtihanı vardır; kolaylaştırılmış yolların imtihanı ise çoğu zaman insanın kendi emeğini gereksiz, sabrı eski ve derinliği lüks görmeye başlamasıdır.

Bugün teknoloji, bilgiye ulaşmayı elbette kolaylaştırmıştır; bunu inkâr etmek, çağın imkânlarına karşı kör bir inkâr olur. Bir kitap bulmak, bir metne ulaşmak, bir kavramı araştırmak, uzak bir hocanın dersini dinlemek, arşivlere erişmek, farklı disiplinlerin kapısını aralamak, geçmişte ancak uzun yolculuklarla mümkün olan bazı şeyleri bugün birkaç saniyede mümkün hale getirmiştir. Fakat imkânın kolaylaşması, insanın olgunlaşma sürecini kısaltmaz; yalnızca malzemeye ulaşma mesafesini azaltır. Bir kütüphanenin kapısının açık olması, oraya giren herkesi âlim yapmadığı gibi, internetin bütün metinleri önümüze sermesi de bizi kendiliğinden derin insanlara dönüştürmez. Hızlı erişim, yavaş sindirmenin yerine geçemez; kolay bulmak, hakkını vererek anlamak değildir.

Fakat burada asıl dikkat edilmesi gereken şey, kolaylaşan erişimin insanın içindeki terbiyeyi de kolaylaştırdığı zannıdır. Çünkü bir kapıya daha çabuk varmak, o kapıdan geçmeye ehil olmak anlamına gelmez; bir metni daha hızlı bulmak, o metnin yükünü taşımak anlamına gelmez; bir ustanın sesini ekranda dinlemek, onun yanında yıllarca mahcup bir talebe gibi beklemenin insana verdiği edebi kazandırmaz; bir meselenin özetine ulaşmak, o meselenin içindeki çatışmaları, tarihî birikimi, kavramsal derinliği, insani bedelleri ve insanı yavaş yavaş değiştiren karşılaşma ağırlığını kendiliğinden vermez. Günümüz insanı, çoğu zaman bilgiye yaklaşırken bir pazar yerine girer gibi davranıyor; raflara bakıyor, hoşuna gideni alıyor, zorlandığını bırakıyor, işine yarayan kısmı seçiyor, sonra da elindeki birkaç parçayı bütünün yerine koyarak kendisini yeterli sanıyor. Oysa hakikat, pazar yerinden alınan bir eşya gibi eve taşınmaz; hakikat, insanın içinde yer açmasını, bazı eski alışkanlıkları yerinden etmesini, bazı iddiaları küçültmesini ve bazı kolay hükümleri susturmasını ister.

Bu yüzden hızlı erişimin asıl tehlikesi, insanı cahil bırakması değil, çoğu zaman ona cahilliğini unutturmasıdır. Eskiden bilmeyen insan çoğu zaman bilmediğini bilir, bir hocanın önünde oturmanın, bir kitabın kenarında yıllarca dolaşmanın, bir mesleğin eşiğinde çırak gibi beklemenin, bir kavramın tarihini ve iç yükünü öğrenmenin gerektiğini sezebilirdi; bugün ise insan, arama kutusuna birkaç kelime yazınca, karşısına çıkan sonuçların kendisini meselenin sahibi yaptığını sanabiliyor. Hâlbuki bilgi, insanın önüne ne kadar hızlı gelirse gelsin, onun iç dünyasında aynı hızla yerleşmez; kalp de zihin de toprak gibidir, tohuma kavuşmak yetmez, mevsim ister, su ister, bekleyiş ister, karanlıkta kök salma ister, fırtınaya dayanacak bir iç hazırlık ister. Kısayol çağının unutturduğu şey de tam olarak budur: Her şeyin ulaşılabilir olması, hiçbir şeyin bedelsiz anlaşılabileceği anlamına gelmez.

Bu aldanışın içinde insanın en çok kaybettiği değerlerden biri de çıraklık ahlakıdır. Çıraklık, yalnız bir ustanın yanında teknik öğrenmek değil, insanın kendi aceleciliğini dizginlemesi, haddini bilmesi, emeğin görünmeyen tarafına saygı duyması, bir işin dış görünüşünden önce iç disiplinine yaklaşması ve “ben oldum” demeden önce uzun süre “ben henüz yoldayım” diyebilecek bir gönül terbiyesi kazanmasıdır. Bugün herkes erken konuşmak, erken görünmek, erken hüküm vermek, erken öğretmek, erken üretmek, erken parlamak istiyor; fakat erken parlayan birçok şeyin erken söndüğünü, erken hüküm veren birçok zihnin erken yorulduğunu, erken ustalık iddiasında bulunan birçok insanın ilk ciddi imtihanda kendi hamlığıyla yüzleşmek zorunda kaldığını görmek istemiyor. Çıraklık ahlakını kaybeden toplumlarda ustalık da yara alır; çünkü herkes kendisini bir şeyin merkezinde zannederken, kimse o merkezin etrafında yıllarca sabırla dönmenin edebini taşımak istemez.

Bir insanın diz çökmesi, yalnız öğrenme eyleminin bedensel biçimi değildir; diz çökmek, kendi nefsinin dik başlılığını da biraz olsun yere indirmektir. Dirsek çürütmek, yalnız masa başında geçirilen saatlerin toplamı değildir; dirsek çürütmek, anlamın kapısında sabırla beklemek, metnin kolayca teslim olmayan tarafıyla uğraşmak, bir cümlenin gövdesindeki gizli damarları duymak, hızlı kanaatin cazibesine direnmek ve insanın kendi zihnini disipline etmesidir. Mürekkep yalamak da yalnız çok okumak değildir; mürekkep yalamak, okunan her şeyin insanın diline, yürüyüşüne, öfkesine, sevgisine, mahcubiyetine ve kararlarına bulaşmasına razı olmaktır. Çünkü bir insan çok okuyup da daha sabırlı olmuyorsa, çok dinleyip de daha hakkaniyetli davranmıyorsa, çok konuşup da daha az incitmeye dikkat etmiyorsa, onun biriktirdiği şey bilgi değil, çoğu zaman kendi benliğini büyüten malzemedir.

Kısayol çağının kurduğu en gizli tuzaklardan biri de, insanın kendisini sürekli başkalarıyla kıyaslayarak kendi yolunu yarıda bırakmasıdır. Başkasının hızlı yükselişi, başkasının görünür başarısı, başkasının çok kısa zamanda aldığı sonuç, başkasının alkışlanan cümleleri, başkasının kalabalıklarca paylaşılan üretimi, başkasının vitrine çıkmış hâli, insanın kendi sessiz emeğini küçük görmesine yol açabiliyor. Oysa her insanın iç mevsimi, kabiliyeti, imtihanı, yolu, dili, sabrı, derinleşme biçimi ve Rabbinden aldığı pay farklıdır. Bir başkasının hızına bakarak kendi yolundan utanmak, insanın kendi toprağını tanımaması demektir. Bazı ağaçlar erken çiçek açar, bazıları geç meyve verir; bazı tohumlar ilk yağmurda başını çıkarır, bazıları uzun süre toprağın altında kök çalışması yapar. Kök çalışmasını başarısızlık sanan bir çağda, insanın görünmez emeğine sadık kalması neredeyse manevi bir direniştir.

Bu yüzden uzun yolun terbiyesi, yalnız sabretmek değil, başkasının hızına bakarak kendi kıvamını bozmamaktır. İnsan bir metinle, bir ilimle, bir sanatla, bir meslekle, bir dava ile veya kendi iç terbiyesiyle uğraşırken, zaman zaman görünür hiçbir şey olmuyor gibi hissedebilir; fakat toprağın altında köklerin yürüdüğü dönemlerde de hayat devam eder. Bir ağacın gövdesi büyümeden önce kökü derine iner; insanın sözü de kalıcı bir ağırlık kazanmadan önce içindeki sessiz çalışma derinleşir. Bu sessiz çalışmaya tahammül edemeyenler, çoğu zaman dalı süslemeye acele ederken kökü ihmal ederler. Kökü ihmal edilen her şey ise ilk rüzgârda insanın yüzüne kendi aceleciliğinin bedelini çarpar.

Kısayol çağının insanı, sonucu çok seviyor ama süreci küçümsüyor; meyveyi istiyor ama toprağı, kökü, yağmuru, bekleyişi, budanmayı, mevsim değişimini, fırtınayı ve güneş altında sabırla durmayı gereksiz bir ayrıntı gibi görüyor. Hâlbuki insanı insan yapan şey, yalnız eline aldığı meyve değil, o meyveye gelene kadar içinden geçtiği bütün mevsimlerdir. Emek, insanın içinde bir iz bırakır; çile, insanın cümlesine ağırlık verir; sabır, insanın bakışını yumuşatır; tekrar, insanın elini ve zihnini olgunlaştırır; mahcubiyet, insanın haddini korur; bekleyiş, insanı erken hükmün hoyratlığından kurtarır. Bunların hiçbiri gereksiz değildir; bunlar yoksa elde edilen sonuç, çoğu zaman insanın elinde yalnız bir kabuk gibi kalır.

Asıl mesele şudur: Kısa yol, insanı bazen hedefe götürür ama hedefin insanı dönüştürmesine izin vermez. Uzun yol ise bazen geç ulaştırır, bazen yorar, bazen insanı kendi eksikleriyle yüzleştirir, bazen onu hevesinin ilk parlaklığından mahrum bırakır, fakat ulaştırdığı yerde insanı daha taşıyıcı, daha sabırlı, daha mahcup, daha derin ve daha sahici kılar. Bu yüzden hakikatin uzun yolunda geçirilen zaman, kaybedilmiş zaman değildir; o zaman, insanın içinde görünmeyen bir kıvamın oluştuğu, sözün ağırlık kazandığı, bilginin karaktere karıştığı ve emeğin insanı kendi hamlığından ayırdığı bereketli bir zamandır.

Kısa yol çağının en büyük yanılsamalarından biri, erişimi idrak zannetmesidir. İnsan bir metne ulaşınca onu anladığını, bir videoyu bitirince konuya hâkim olduğunu, bir kavramı duyunca o kavramın iç gerilimini kavradığını, bir kitabın özetini okuyunca kitabın kendisinden geçmiş gibi olduğunu, bir alıntıyı paylaşınca o alıntının taşıdığı ahlaki yükü de üstlendiğini sanıyor. Oysa idrak, erişimin çok ötesinde bir şeydir; idrak, insanın bir meseleye defalarca dönmesi, onu kendi hayatında sınaması, anlamadığı yerlerde mahcup olması, kolay sonuçlara atlamaması, karşıt görüşlerin ağırlığını taşıması, zaman içinde değişmeye razı olması ve bilgiyi kendi kişiliğinin süzgecinden geçirerek sahici bir kavrayışa dönüştürmesidir. Erişim kapıyı açar, idrak o kapıdan edeple girmeyi öğretir.

Bugünün insanı, öğrenmeyi de çoğu zaman tüketim kalıplarıyla ele alıyor. Bir ders izleniyor, sonra başka bir ders; bir kitap başlanıyor, bitmeden başka bir kitap; bir konuya giriliyor, ilk zorlukta başka bir konu; bir beceri öğrenilmeye başlanıyor, birkaç hafta sonra sonuç alınamayınca yeni bir heves; böylece insanın zihni, yarım kalmış başlangıçların, yüzeysel temasların, tamamlanmamış niyetlerin ve sürekli değişen merakların kalabalık pazarına dönüşüyor. Halbuki ilim, sanat, yazı, meslek, ahlak, ibadet ve insan terbiyesi, sürekli yeni kapılar arayan dağınık bir hevesten çok, bir kapının önünde uzun süre bekleyebilen sadakati ister. Bir kapıdan içeri girmek için bazen kapıyı çalmak yetmez; kapının önünde beklerken insanın kendi aceleciliğinden de arınması gerekir.

Kısayol kültürü, insana beklemeyi unutturuyor. Beklemek, çağımızın gözünde neredeyse başarısızlık, yavaşlık, verimsizlik ve geride kalmışlık gibi görülüyor; oysa insanın iç dünyasında beklemek, çoğu zaman en derin çalışma biçimlerinden biridir. Bir fikrin zihinde demlenmesi, bir cümlenin kalpte yerini bulması, bir yeteneğin elde maharet kazanması, bir karakterin küçük sınavlardan geçerek sağlamlaşması, bir duanın insanın içinde yeni bir kapı açması, bir ilişkinin güvene dönüşmesi ve bir yaranın hikmete karışması zaman ister. Beklemeyi bilmeyen insan, ne meyvenin olgunluğunu ne de sözün ağırlığını anlayabilir. Ham meyve erken koparıldığında yalnız tadını değil, kendi varışını da kaybeder; insan da emeksiz ve sabırsız davrandığında, ulaşmak istediği şeyin ruhunu yolda bırakır.

Bugün kısa yol kültürünün en çok yaraladığı alanlardan biri de yazı ve söz alanıdır. İki satır parıltılı cümle bulan, birkaç metafor kullanan, biraz karanlık ton, biraz iç sızı, biraz toplumsal öfke ve biraz da mistik kelime ekleyen herkes, kendisini derin bir yazar sanmaya başlayabiliyor. Oysa yazı, kelimeleri yan yana dizmekten daha fazla bir şeydir; yazı, insanın kendi iç karanlığından geçmesi, dilinin hakkını vermesi, başkasının acısını malzeme yapmadan taşıması, kendi öfkesini sözün terbiyesine sokması, boş cümleyi acımadan silmesi, hakikatin önünde eğilmeyi bilmesi ve yıllarca aynı derdin etrafında dönse bile her defasında yeni bir iç katmanla dönmesidir. Yazı, yalnız estetik bir uğraş değil, vicdanın mürekkep içinde sınanmasıdır.

Bir cümlenin kalbe ulaşması için, o cümlenin arkasında yalnız kelime ustalığı değil, yaşanmışlık, düşünülmüşlük, çekilmişlik, elenmişlik ve insanın kendisine karşı dürüstlüğü olmalıdır. Bedeli ödenmemiş cümleler çoğu zaman parlak görünür ama içi boştur; okurun gözünü bir an oyalayabilir, fakat kalbinde yer açamaz. Sahici cümle ise bazen gösterişsizdir, fakat arkasında uzun bir suskunluk, uzun bir gözlem, uzun bir pişmanlık, uzun bir dua, uzun bir okuma ve uzun bir iç muhasebe vardır. İnsan o cümleyi okuduğunda yalnız anlamaz, tanır; çünkü o söz, insanın içinde zaten var olan fakat adı konmamış bir yeri bulup oraya dokunur. Kısa yol çağının en çok ürettiği şeylerden biri, çok konuşan ama kimseye gerçekten dokunmayan cümlelerdir.

Aynı sorun maneviyat alanında da karşımıza çıkıyor. İnsan, birkaç menkıbe dinleyince hikmete erdiğini, birkaç tasavvufî kelime duyunca kalbin derinliklerine indiğini, birkaç sohbet takip edince nefis terbiyesinin inceliklerini kavradığını sanabiliyor. Halbuki maneviyat, güzel sözleri sevmekle sınırlı değildir; insanın en zorlandığı yerde nefsini dizginlemesi, hakkı sahibine teslim etmesi, kalbini kibirden koruması, ibadetin dilini ahlaka taşıması, kul hakkı karşısında ürpermesi, güçsüz olanı ezmemesi, sevilmediği yerde bile incelikten vazgeçmemesi ve Allah rızası dediği şeyi kendi nefsinin rızasından ayırabilecek kadar içten bir muhasebe taşımasıdır. Maneviyatın kısa yolu yoktur; çünkü nefis, birkaç güzel sözle değil, uzun bir iç mücadeleyle terbiye olur.

İlim alanında da aynı yüzeysellik yayılıyor. Bir konu hakkında birkaç makale başlığı görmek, birkaç popüler anlatı dinlemek, birkaç özet okumak, birkaç tartışma videosu izlemek ve birkaç kavramı öğrenmek, insanı o alanın gerçek sorumluluğuna taşımaz. İlim, insanı büyütürken aynı zamanda küçültür; gerçekten bilen insan, bildiği şeylerin yanında bilmediği uçsuz bucaksız alanı da gördüğü için daha mütevazı hale gelir. Yüzeysel bilgi ise insanı şişirir; çünkü o yalnız kendi öğrendiği küçük parçayı görür, o parçanın arkasındaki büyük tarihi, tartışmayı, yöntemi, emeği, itirazı ve inceliği bilmediği için kendisini kolayca ehil zanneder. Bu yüzden cehaletin en tehlikeli hali, hiçbir şey bilmeyenin suskunluğu değil, az bilenin büyük hüküm verme cesaretidir.

Kısa yol çağının insanı yalnız öğrenmede değil, başarıda da kestirme arıyor. Emek vermeden tanınmak, yıllarca pişmeden görünür olmak, bir becerinin çilesini çekmeden sonucuna ulaşmak, sabırla inşa edilmemiş bir itibarı bir anda elde etmek, içi dolmadan marka olmak, karakteri oluşmadan etkili olmak, eser vermeden eser sahibi gibi görünmek istiyor. Bu arzu, insanı sadece yüzeysel yapmaz; aynı zamanda kırılgan da yapar. Çünkü emekle kazanılmamış itibar, ilk ciddi sınavda dağılır; sabırla kurulmamış başarı, ilk eleştiride sarsılır; çilesi çekilmemiş üretim, ilk zorlukta sahibini terk eder. Emeğin yavaşlığı, aslında insanın kendisini taşıyabilecek bir iç iskelet kurmasıdır; kısa yol ise çoğu zaman iskeletsiz bir görüntü üretir.

Bugünün eğitim anlayışında da bu tehlike büyüyor. Öğrenci, konuyu anlamaktan çok sınavı geçmeye, kitapla ilişki kurmaktan çok not çıkarmaya, düşünmekten çok doğru seçeneği işaretlemeye, soru sormaktan çok beklenen cevabı bulmaya yönlendiriliyor. Elbette sınavlar, notlar, ölçmeler hayatın bir parçası olabilir; fakat öğrenme, yalnız sonuca kilitlenen bir teknik beceriye dönüştüğünde, insanın zihni derinleşmek yerine test mantığının dar koridorlarında hızlanır. Öğrenmenin ruhu, insanın bir meseleyle sabırla oturması, anlamadığı yerde durması, düşüncesini zorlaması, metnin içinde kaybolmaktan korkmaması ve bilgiyle karakteri arasında bağ kurmasıdır. Kısa yol, bu bağı kopardığında, okumuş fakat düşünmemiş, öğrenmiş fakat dönüşmemiş, diplomalı fakat hikmetsiz bir insan tipi çoğalır.

Mesleklerde de aynı kırılma vardır. Usta olmak, yalnız işi yapmayı bilmek değil, işin ahlakını taşımaktır. Bir marangozun eli tahtayı tanır, bir hattatın nefesi çizgiye siner, bir doktorun bakışı hastayı dosya olmaktan çıkarıp insan olarak görür, bir öğretmenin sabrı öğrencinin sadece cevabını değil, iç dünyasını da duyar, bir hukukçunun mesleği yalnız maddeleri değil, hakkın mahcup sesini de gözetir. Bunların hiçbirinin kısa yolu yoktur. İnsan bir mesleği teknik olarak öğrenebilir, fakat o mesleğin ruhuna ancak zamanla, hatayla, ustayla, tekrarlarla, mahcubiyetle ve yaptığı işin insan hayatındaki karşılığını gerçekten idrak ederek yaklaşır. Kısa yol çağının en büyük kayıplarından biri de ustalığın yerini hızlı uygulama becerisine bırakmasıdır.

Ustalık, insanın bir şeye uzun süre sadakat göstermesiyle doğar. Bir işin başında kalmak, ilk heyecan geçtikten sonra da onu sürdürmek, sıkıldığı halde emeğini azaltmamak, görünür sonuç almadığı halde iç disiplinini bırakmamak, başkalarının hızlı yükselişine bakıp kendi yolundan utanmamak ve kendi işinin içindeki küçük ayrıntıları zamanla sevmeyi öğrenmek, insanı ustalığın kapısına yaklaştırır. Günümüz insanı ise çoğu zaman ustalığın bu sessiz ve ağır yolunu sıkıcı buluyor; hemen sonuç, hemen takdir, hemen görünürlük, hemen kazanç ve hemen onay istiyor. Fakat insanın içinde derinlik meydana getiren şey, çoğu zaman kimsenin görmediği, alkışlamadığı ve hemen ödüllendirmediği uzun emeklerdir.

Kısa yol kültürü, zamanla insanın ahlakını da değiştirir. Çünkü sürekli kolay olana alışan insan, zorlukla karşılaştığında onu gelişim fırsatı değil, haksız bir engel gibi görmeye başlar. Sabır azalır, tahammül incelir, emek küçümsenir, bekleyiş katlanılmaz olur, derin metinler sıkıcı gelir, uzun sohbetler yorucu bulunur, ciddi meseleler birkaç cümlelik kanaatlere indirgenir. İnsan kendisini zorlayacak her şeyden kaçtıkça, iç dünyası da çabuk yorulan, çabuk dağılan, çabuk kızan ve çabuk vazgeçen bir yapıya bürünür. Oysa insanın karakteri, çoğu zaman kolaylıkla değil, doğru zorluğun içinde biçimlenir. Her zorluk elbette kutsal değildir; fakat hiçbir zorluğa tahammül edemeyen insanın olgunlaşması da mümkün değildir.

Burada çileyi yanlış anlamamak gerekir. Çile, insanın gereksiz yere acı çekmesi, kendisine zulmetmesi, hayatı güzellikten ve sevinçten mahrum bırakması değildir. Çile, bir hakikatin bedelini ödemeye razı olmak, kolay olanla yetinmeyip sahici olana yürümek, nefsin aceleciliğine karşı kalbin terbiyesini korumak, uzun yolun insanı değiştiren tarafını kabul etmek ve varılacak yerin yalnız sonuçtan değil, yolun insanın içinde yaptığı inşadan ibaret olduğunu bilmektir. Bir insan ilim öğrenirken de çile çeker, bir anne evladını büyütürken de, bir sanatkâr eserini kurarken de, bir mümin nefsini terbiye ederken de, bir yazar kelimesinin hakkını vermeye çalışırken de, bir toplum adaletini yeniden inşa ederken de çile çeker. Bu çile, insanı tüketmek için değil, hamlığını yakıp pişirmek içindir.

Kısa yol çağının insana sunduğu en cazip aldatmalardan biri de, sonucu yoldan bağımsız düşünmesidir. Oysa sonuç, yolun ruhunu taşır. Hileyle varılan başarı, başarı gibi görünse de insanın içini eksiltir; emeksiz kazanılan itibar, itibar gibi görünse de insanın omzuna sahici bir ağırlık koymaz; başkasından kopyalanmış bir söz, güçlü görünse de sahibinin kalbinde kök salmaz; çilesi çekilmemiş bir fikir, güzel ifade edilse de ilk ciddi itirazda dağılır. İnsan bazen hedefe varır ama kendisi varamaz; görüntü tamamlanır ama şahsiyet eksik kalır; insanlar alkışlar ama kalp kendisini bilir. Uzun yolun önemi, yalnız varışa ulaştırması değil, varacak insanı da yolda inşa etmesidir.

Bu sebeple, öğrenmeyi bypass ederek sözüm ona vakitten kazandıracak kestirme güzergâhları aramak, çoğu zaman vakitten kazanmak değil, ömrün anlamını israf etmektir. Çünkü bazı yollar, sırf yürünsün diye vardır; bazı sorular, cevaptan önce insanı değiştirsin diye sorulur; bazı metinler, özetlensin diye değil, insan onlarla uzun süre otursun diye yazılır; bazı meslekler, yalnız para kazanılsın diye değil, insan bir emeğin ahlakını öğrensin diye yapılır; bazı acılar, yalnız geçsin diye değil, insanın kalbinde yeni bir merhamet damarı açsın diye yaşanır. Kestirme arayan kişi çoğu zaman sonuca daha hızlı vardığını sanır, fakat yolun ona kazandıracağı derinliği geride bırakır.

Diz çökmeden, dirsek çürütmeden, mürekkep yalamadan, hakkını vermeden, çilesini çekmeden, çerağında yanmadan kimse bir yere varamamıştır. Buradaki diz çökme, yalnız fiziksel bir oturuş değil, insanın ilim karşısında edeple alçalmasıdır; dirsek çürütmek, yalnız masada uzun kalmak değil, zihnin kolay hükümden uzak durup metnin, meselenin ve ustanın önünde sabretmesidir; mürekkep yalamak, yalnız kitap okumak değil, kelimelerin insanın hayatına bulaşmasına razı olmaktır; çerağında yanmak ise bir işin dış ışığını değil, iç ateşini taşımaktır. İnsan yanmadığı şeyi aydınlatamaz; emek vermediği şeyi gerçekten sahiplenemez; hakkını vermediği bir sözün ağırlığını taşıyamaz.

Her aslı olan şey, hakikatin bir parçasıdır ve hakikatin hiçbir cüzünün kısa yolu yoktur. Bir dostluk asılsa, onun da kısa yolu yoktur; güven zaman ister, vefa sınav ister, sadakat zor gün ister, sevgi emek ister. Bir ilim asılsa, onun da kısa yolu yoktur; okuma ister, yöntem ister, hoca ister, yanlışını görme cesareti ister. Bir sanat asılsa, onun da kısa yolu yoktur; tekrar ister, sabır ister, sessizlik ister, elin ve ruhun aynı çizgide buluşmasını ister. Bir iman asılsa, onun da kısa yolu yoktur; ibadet ister, ahlak ister, kul hakkı hassasiyeti ister, nefsin oyunlarını görme basireti ister. Bir insanlık iddiası asılsa, onun da kısa yolu yoktur; merhamet, adalet, emanet, sabır ve bedel ister.

Kısa yol çağında insanın kendisini koruması için, önce kendi heveslerini terbiye etmesi gerekir. Her yeni şeyi hemen öğrenmek zorunda değiliz; her konuda hemen konuşmak zorunda değiliz; her görünen kapıdan girmek zorunda değiliz; her parlak cümleyi sahiplenmek, her yeni yöntemi denemek, her hızlı başarı hikâyesine inanmak ve her kolaylaştırılmış yolu hayatımızın merkezine almak zorunda değiliz. İnsan bazen seçerek derinleşir, vazgeçerek yoğunlaşır, susarak öğrenir, bekleyerek olgunlaşır. Sürekli her şeye yetişmeye çalışan kişi, çoğu zaman hiçbir şeyin içinde yeterince kalamaz. Derinlik, yalnız bilgi çokluğundan değil, sadakatle sürdürülen dikkat yoğunluğundan doğar.

Bu çağda asıl direnişlerden biri de yavaş okumaktır. Bir metnin içinde durmak, cümlenin arkasındaki emeği sezmek, anlamın aceleyle teslim olmayacağını bilmek, not almak, geri dönmek, anlamadığı yerde kendisini zorlamak, okuduğu şeyi hayatıyla konuşturmak ve kitaba yalnız bilgi deposu değil, insanı içinden değiştirebilecek bir dost gibi yaklaşmak gerekir. Kitap, özetle geçilecek bir engel değil, insanın kendi dağınıklığını toparlayacağı bir iklimdir. Kitapla gerçekten oturan kişi, yalnız yazarın cümleleriyle değil, kendi içindeki cevapsızlıklarla da karşılaşır. Kısa yol kültürü kitabı bilgi paketine indirger; oysa sahici okuma, insanın kendi kalbini de satırların arasına çağırır.

Yavaş düşünmek de gereklidir. Hızlı düşünme çoğu zaman refleks üretir; yavaş düşünme ise insanın reflekslerini denetlemesine imkân verir. Bir mesele hakkında hemen hüküm vermemek, ilk duyduğumuza teslim olmamak, kendi tarafımızın cümlelerini de sorgulamak, kavramların tarihini ve ağırlığını anlamaya çalışmak, karşı görüşü karikatürize etmeden dinlemek ve insanın kendi yanlış ihtimalini hesaba katması, düşüncenin ahlakıdır. Kısa yol çağında düşünmek çoğu zaman kanaat bildirmekle karıştırılıyor. Oysa kanaat, düşüncenin meyvesi olmalıdır; düşüncenin yerine geçen hazır tepki değil. Meyve olgunlaşmadan koparıldığında nasıl buruksa, düşünülmeden kurulan kanaat de insanın ağzında aynı burukluğu bırakır.

Yavaş üretmek de önemlidir. Bir eserin, bir fikrin, bir işin, bir kurumun, bir ilişkinin ve bir insanın kendi şahsiyetinin sağlıklı biçimde kurulması zaman ister. Hemen büyüyen şeylerin kökü çoğu zaman zayıf olur. Bir ağaç gibi düşünmek gerekir; toprağın altında görünmeyen kök çalışması olmadan, yukarıdaki gölgenin kalıcı olması mümkün değildir. Modern kültür gölgeyi hemen görmek istiyor, fakat köke sabır göstermiyor; çiçeği istiyor, fakat toprağı sevmiyor; meyveyi istiyor, fakat mevsimi beklemek istemiyor. Oysa her asıllı şeyin bir mevsimi, bir toprağı, bir karanlığı, bir iç çalışması ve bir olgunlaşma vakti vardır. İnsan bu vakti inkâr ettiğinde, elde ettiği şey çoğu zaman meyveye benzeyen ama beslemeyen bir görüntü olur.

Yavaş olmanın tembellik olmadığını da iyi anlamak gerekir. Burada sözü edilen yavaşlık, ağırkanlılık, gevşeklik, bahanecilik veya emekten kaçış değildir; tam tersine, insanın işini hakkıyla yapmak için aceleci tüketim kültürüne teslim olmaması, bir şeyi çabuk bitirmek yerine doğru bitirmeyi seçmesi, görünmek için üretmek yerine pişirmek için beklemesi ve sonucun ruhunu korumak için zamanın hakkını vermesidir. Gerçek emek çoğu zaman dışarıdan yavaş görünür; çünkü o yalnız dış şekli değil, iç kıvamı da düşünür. Kısa yol kültürü sonuç ister, emek kültürü kıvam ister. Kıvamı olmayan sonuç, insanın elinde çabuk dağılır.

Bu noktada çağın yapay kolaylıkları karşısında da dikkatli olmak gerekir. İnsan, araçların sunduğu imkânları kullanabilir; fakat araçlar insanın yerine çile çekemez, onun yerine olgunlaşamaz, onun yerine ahlak kazanamaz, onun yerine derinleşemez. Bir metni düzenleyen araç, insanın içindeki yazı terbiyesinin yerine geçmez; bilgiye hızlı erişim sağlayan sistem, insanın hakikat karşısındaki mahcubiyetini üretmez; hazır görseller, hazır şablonlar, hazır planlar, hazır cümleler, insanın kendi emeğiyle kuracağı şahsiyetin yerine konulamaz. Araç, ehil insanın elinde bereket olabilir; fakat ham insanın elinde çoğu zaman hamlığını daha hızlı dolaşıma sokan bir imkâna dönüşür. Kısa yol çağında asıl tehlike araçların varlığı değil, insanın kendi iç emeğini gereksiz sanmaya başlamasıdır.

Bu yüzden konu ve saha ne olursa olsun, öğrenmeyi bypass ederek vakitten kazandıracağını iddia eden her kestirme güzergâha ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Çünkü insanın gerçekten kazanması gereken şey çoğu zaman vakit değil, kıvamdır; gerçekten aşması gereken şey mesafe değil, hamlıktır; gerçekten ulaşması gereken yer dışarıdaki hedef değil, içerideki olgunluktur. Bir meseleyi anlamak için harcanan zaman boşa gitmez; bir beceriyi öğrenirken yapılan tekrarlar israf değildir; bir metni defalarca okumak gerilik değildir; bir ustanın önünde sessizce beklemek insanı küçültmez; bir hatadan sonra yeniden başlamak kayıp değildir. Bunların her biri, insanın içindeki aceleci, kibirli, kolaycı ve yüzeysel tarafı terbiye eden görünmez bir mekteptir.

Kısa yol çağının dışarıdan en parlak görünen aldatması, insanın kendisini olduğundan daha olmuş, bildiğinden daha bilen, gördüğünden daha derin, ürettiğinden daha kıymetli ve yürüdüğünden daha ileride zannetmesine yol açmasıdır. Bu zan, insanı emekten koparır; çünkü kendisini varmış sanan kişi yürümeyi bırakır. Oysa hakikat yolunun insanı, her öğrendiğinde daha çok öğreneceği şey olduğunu, her vardığında daha derin bir yolun başladığını, her piştiğinde hâlâ ham kalan tarafları bulunduğunu, her sözünde biraz daha dikkatli olması gerektiğini bilir. Bu bilme hali insanı küçültmez; aksine, onu sahici büyüklüğe hazırlar. Gerçek büyüklük, insanın kendi eksikliğini taşıyabilecek kadar genişlemesidir.

Sonunda mesele, insanın hangi hayat anlayışını seçeceğinde düğümlenir. Kısa yol çağının hayat anlayışı, insana hız, görünürlük, tüketim, kolay başarı, hazır bilgi ve zahmetsiz etki vaat eder; fakat karşılığında çoğu zaman derinliğini, sabrını, mahcubiyetini, ustalığını, kalp terbiyesini ve hakikate karşı uzun soluklu sadakatini alır. Uzun yolun hayat anlayışı ise insana sabır, emek, tekrar, bekleyiş, çile, mahcubiyet, iç muhasebe ve bazen görünmez kalmayı öğretir; fakat karşılığında ona kök, kıvam, sahicilik, dayanıklılık ve kalbe dokunabilecek bir söz verir. İnsan bu iki çağrı arasında seçim yapar; biri hızlıca parlatır, diğeri yavaşça inşa eder. Parıltının ömrü kısa, inşanın bereketi uzundur.

Bu yüzden bugün yeniden diz çökmeyi, dirsek çürütmeyi, mürekkep yalamayı, hakkını vermeyi, çilesini çekmeyi ve çerağında yanmayı hatırlamak zorundayız. Bu ifadelerin her biri, geçmişin romantik bir nostaljisi değil, insanın sahici varışlar için hâlâ ihtiyaç duyduğu temel terbiyelerdir. Diz çökmeyen öğrenemez, çünkü kendisini fazla yukarıda tutar; dirsek çürütmeyen derinleşemez, çünkü zamanın içinden geçmemiştir; mürekkep yalamayan sözün kokusunu bilmez, çünkü kelimelerle yalnız dışarıdan ilişki kurmuştur; hakkını vermeyen emanet taşıyamaz, çünkü her şeyi sonuçla ölçmüştür; çilesini çekmeyen olgunlaşamaz, çünkü hamlığının ateşle temasına izin vermemiştir; çerağında yanmayan aydınlatamaz, çünkü ışığı yalnız dışarıdan ödünç almıştır.

Hakikatin hiçbir cüzünün kısa yolu yoktur; çünkü hakikat, insandan yalnız bilgi değil, dönüşüm ister. İnsan bir hakikate yaklaştığında yalnız zihni dolmaz, hayatı değişir; yalnız konuşması güçlenmez, susması da güzelleşir; yalnız cümleleri artmaz, boş cümleleri azalır; yalnız iddiası büyümez, mahcubiyeti de derinleşir. Eğer bir bilgi bizi daha adil, daha merhametli, daha dikkatli, daha sabırlı, daha hakkaniyetli, daha çalışkan ve daha içten kılmıyorsa, o bilgi henüz kalbimize inmemiş demektir. Kısa yol çağının sunduğu malumat çoğu zaman zihinde kalır; uzun yolun verdiği hakikat ise insanın yürüyüşüne karışır.

Bu sebeple, sahici bir yere varmak isteyen insanın ilk işi, kestirme aramaktan vazgeçmek olmalıdır. Yavaş okumayı, yavaş öğrenmeyi, yavaş üretmeyi, yavaş olgunlaşmayı, bir işin önünde mahcup durmayı, ustalardan öğrenmeyi, hatalarından utanmadan dönmeyi, tekrar etmeyi, beklemeyi, pişmeyi ve görünmeden emek vermeyi yeniden sevmek zorundayız. Çünkü insanın kalıcı kıymeti, çabuk ulaştığı sonuçlardan değil, hangi bedeli ödeyerek nasıl bir insana dönüştüğünden doğar. Bir çağın hızına kapılmadan yürüyebilmek, bugün belki de en büyük ruh direnişlerinden biridir. Kısa yol insanı sonuca götürebilir, fakat çoğu zaman insanı kendisine götürmez; hakikatin uzun yolu ise bazen geç ulaştırır, fakat insanı vardığı yere layık hale getirerek ulaştırır.

Bütün mesele budur: Hayat denen yolculuk, yalnız bir yerlere varmak için değil, varırken insan olmak için verilmiştir. Eğer bu yolculuğun çilesini, bekleyişini, emeğini, mahcubiyetini ve terbiyesini gereksiz bir yük sayarsak, belki bazı hedeflere daha hızlı ulaşırız; fakat o hedeflerin içinde duracak derinliği, taşıyacak kalbi ve hak edeceğimiz şahsiyeti kaybederiz. Her aslı olan şey hakikatin bir parçasıdır ve hakikatin hiçbir parçası insana kendisini vermeden teslim olmaz. Bu yüzden kısayolların parıltısına aldanmadan, uzun yolun ağır fakat bereketli terbiyesine razı olmak gerekir; çünkü insan, ancak hakkını verdiği yolun sonunda kendi hakiki yüzüne yaklaşabilir.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER